Giriş

Yaklaşık on yıldır liderlik ve toplumsal konular üzerine yazılar yazıyor ve yayınlıyorum.

Bu süre içinde yazma biçimim değişti. Üslubum gelişti, ilgilendiğim konular değişti, araştırmaya ve bir düşünceyi temellendirmeye yönelik beklentilerim de değişti. Bazı yazılar kolay çıktı. Bazılarının üzerinde günlerce çalıştım. Bugün geriye dönüp baktığımda, bazılarını artık aynı şekilde yazmayacağımı da gördüm.

Fakat gittikçe pek duymandığım bir soru ile karşılaşmaya başladım: “Bu yazı senin mi, yoksa yapay zekâ mı yazdı.”

Bugün bu şüpheyle giderek daha sık karşılaşıyorum. ChatGPT ortaya çıkmadan çok önce yazmaya başlamış biri olarak, bu durumun ne kadar rahatsız olduğumu tahmin edebilirsiniz sanırım…

Bir anda yıllar içinde kişisel üslubumun parçası hâline gelen cümleler şüpheli görülmeye başlandı. 

Düzenli kurulmuş bir metin şüpheli. Uzun bir düşünce zinciri şüpheli. Yazım hatalarının az olması şüpheli. Açık ve anlaşılır bir yapı şüpheli.

Bazen insan tarafından yazıldığına inanılması için bir metnin biraz daha kötü yazılması gerekiyormuş gibi bir izlenim oluşuyor.

Beni düşündüren noktalardan biri bu. Üretken yapay zekâya karşı olduğum için değil. Tam tersine, yapay zekâyla yoğun biçimde ilgileniyorum ve metinlerle çalışırken ondan da yararlanıyorum. Fakat beni rahatsız eden başka bir gelişme var.

Bir metnin içeriğiyle ilgilenmeden önce, o metnin nereden geldiğini tahmin etmeye başladık.

Yeni şüphe

Elbette bütünüyle dil modelleri tarafından üretilmiş metinler var.

Bazılarını kısa sürede fark etmek mümkün. Benzer cümle kalıpları. Fazla düzgün geçişler. Birbiriyle değiştirilebilecek ifadeler. Çok kelime, az düşünce. Her paragraf düzgün görünüyor ama birkaç sayfa sonra insan kendi kendine soruyor: Ben burada ne anladım, ne öğrendim?

Bu tür metinler beni de rahatsız ediyor. Fakat içi boş yapay zekâ metinlerine yönelik haklı eleştiriden başka bir şey oluşmaya başladı.

İnsanlar artık okurken bir makinenin izlerini arıyor.

Bazı ifadeler şüpheli kabul ediliyor. Düzenli başlıklandırma şüpheli görülüyor. Doğru noktalama işaretleri bile şüphe uyandırıyor. Hatta bazı kelimeler, internette dolaşan sözde “yapay zekâ kelimeleri” listelerine giriyor.

Böylece okuma biçimimiz de değişiyor. İçeriği anlamaya çalışmadan önce delil aramaya başlıyoruz.

  • Düşünce anlaşılır mı?
  • İddialar doğru mu?
  • Kaynaklar var mı?
  • Kurulan mantık tutarlı mı?
  • Yoksa artık en önemli soru şu mu?
  • Bu metni yapay zekâ mı yazdı?

Benim açımdan sorun tam burada başlıyor. Bir metnin nasıl ortaya çıktığına dair tahminimiz, metnin içeriğinden daha fazla ağırlık kazanmaya başlıyor.

Günümüzde “kendin yazdın” ne anlama geliyor?

İlk bakışta basit görünen bir soru bu. Biraz düşündüğümüzde işler karışıyor. Yazım denetimi kullanan biri metnini kendisi mi yazmıştır?

Elbette.

Daha uygun bir kelime bulmak için sözlüğe bakan biri de. Araştırma sırasında arama motoru kullanan biri de yazarlığını kaybetmez. Editör desteği, çeviri programları, akademik veri tabanları ve metin düzeltme araçları yıllardır yazma sürecinin bir parçası.

Üretken yapay zekâ yine de durumu değiştiriyor. Çünkü artık yazım yanlışlarını düzeltmekle ya da bilgi aramakla sınırlı bir araçtan söz etmiyoruz. Yapay zekâ dil üretiyor. Bu nedenle araç, yazma eyleminin kendisine daha fazla yaklaşıyor.

Bir yazar düşünelim. Paragrafı kendi yazıyor. Ardından yapay zekâya bu düşünceye karşı hangi itirazların getirilebileceğini soruyor.

Bu metni kim yazdı sence?

Başka bir örnek düşünelim.

Bir kişi on farklı kaynağı araştırıyor. Yapay zekâdan bu kaynakların temel görüşlerini karşılaştırmasını istiyor. Sonuçları tek tek kontrol ediyor. Hatalı kısımları çıkarıyor. Ardından bunlardan hareketle kendi görüşünü oluşturuyor.

Ortaya çıkan yazının değeri daha mı düşük?

Ya da bir yazar bir düşünce geliştiriyor. Yapay zekâ üç farklı ifade öneriyor. Yazar üçünü de beğenmiyor ve sonunda cümleyi yeniden kendisi yazıyor.

Bu sürecin ne kadarı insana aittir?

“Kendim yazdım” ile “yapay zekâ yazdı” arasındaki keskin ayrım, bugün birçok çalışma biçimini anlatmaya yetmiyor.

Harcanan zaman iyi bir ölçü değil

İki yazar düşünelim.

A yazarı bir makale için on iki saat harcıyor. Araştırma yapıyor, birkaç yazı okuyor ve ardından 2.000 kelimelik bir metin yazıyor.

B yazarı üç saat çalışıyor. Yapay zekâ literatür taramasında, yapının kurulmasında ve karşı görüşlerin bulunmasında destek oluyor. Yazar kaynakları kontrol ediyor, yanlış bilgileri çıkarıyor, kendi deneyimlerini ekliyor ve sonuç bölümünü kendisi oluşturuyor.

Hangi makale daha değerlidir?

On iki saat ya da üç saat bilgisi bu soruya cevap vermiyor.

Harcanan süre ile kalite arasında sabit bir ilişki yok.

Bir insanın yavaş yazması, metni daha değerli hâle getirmiyor.

Buna rağmen emek ile değeri sık sık birbirine bağlıyoruz.

Uzun çalışan çok emek vermiştir. Hızlı bitiren daha az çalışmıştır.

Zihinsel üretimde bu hesap pek işlemiyor.

Bir bilim insanı kendi uzmanlık alanı hakkında yirmi yıllık deneyimin ardından bir saat içinde güçlü bir yorum yazabilir.

O metnin değeri bir saatlik çalışmadan ibaret değildir.

O bir saatin içinde yıllarca edinilmiş bilgi vardır. Başarısız denemeler vardır. Okunan kitaplar ve makaleler vardır. Yapılan tartışmalar vardır. Deneyim vardır.

Üretken yapay zekâ bu çelişkiyi daha görünür hâle getiriyor.

Kullanılabilir bir ilk taslak birkaç dakika içinde ortaya çıkabiliyor.

Bu durum emek ile sonuç arasındaki alışılmış ilişkiyi sarsıyor.

Fakat hız neden otomatik olarak kaliteye karşı bir ölçüt olsun?

Benim için daha önemli olan başka bir soru var:

İnsan kazandığı zamanla ne yapıyor?

İlk üretilen metni kontrol etmeden yayımlıyor mu?

Yoksa elde ettiği zamanı daha fazla araştırmaya, kaynak kontrolüne, karşı görüşleri incelemeye ve düşüncesini daha iyi temellendirmeye mi ayırıyor?

Her iki durumda da dışarıdan bakan biri kolayca “yapay zekâ metni” diyebiliyor.

Oysa içerik bakımından aralarında büyük bir fark var.

Gerçeklik, metnin nasıl üretildiğinden daha önemli

Benim için daha ağır basan bir ölçüt var: Metin doğru mu?

Bir insanın baştan sona kendi elleriyle yazdığı fakat yanlış rakamlarla dolu bir makale yine yanlıştır.

Yapay zekâ desteğiyle hazırlanmış fakat kaynakları kontrol edilmiş bir makale ise sırf yapay zekâ kullanıldığı için yanlış olmaz.

Bir ifadenin doğru olup olmaması, harfleri klavyeye kimin yazdığına bağlı değildir.

Elbette dil modellerinin kendine özgü riskleri var.

Yanlış bir bilgi, doğru bilgi kadar ikna edici bir dille sunulabiliyor. Kaynaklar hatalı aktarılabiliyor. Bağlam eksilebiliyor. Belirsizlik, akıcı ve kendinden emin bir cümlenin arkasında kaybolabiliyor.

Tam burada yazarın sorumluluğu başlıyor.

Yapay zekâ tarafından oluşturulan bir taslağı kontrol etmeden yayımlayan kişi, kendi sorumluluğunun önemli bir kısmını bir sisteme bırakmış oluyor.

Sorun burada araç değil.

Sorun kontrolün yapılmamış olması.

Kendi düşüncesinin bulunmaması bir metnin değerini düşürür.

Kaynak eksikliği değerini düşürür.

Yüzeysel araştırma değerini düşürür.

Kontrol edilmemiş iddialar değerini düşürür.

Bir kişinin her cümleyi kendi parmaklarıyla yazıp yazmadığı ise bunların hiçbiri hakkında yeterli bilgi vermez.

Yazarlık ne demek?

Belki de yazarlık anlayışımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Benim için yazmak hiçbir zaman kelimeleri arka arkaya dizmekten ibaret olmadı.

İlk cümleden önce zaten bir çalışma süreci vardır.

Bir konu seçerim.

Hangi noktalara ağırlık vereceğime karar veririm.

Araştırırım.

Farklı görüşleri okurum.

Bazı düşünceleri çöpe atarım.

Bazen fikrimi değiştiririm.

Kaynakların ağırlığını değerlendiririm.

Neyi yazacağıma ve neyi dışarıda bırakacağıma karar veririm.

Görünen metin ancak bundan sonra ortaya çıkar.

Yapay zekânın bu sürecin bazı noktalarında yer alması, bütün bu çalışmayı otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Bir yazar, kendi adıyla hangi ifadelerin yayımlanacağına yine kendisi karar verir.

Hataların sorumluluğunu taşır.

Hangi kaynağa güveneceğine karar verir.

Bir argümanın ikna edici olup olmadığına karar verir.

Yazının sonunda hangi görüşün kendi adıyla yer alacağını belirler.

Benim için zihinsel emeğin önemli bir kısmı tam burada yatıyor.

Yazan kişi üzerindeki baskı

Bugünkü gelişmenin başka bir etkisi daha var. İnsanlar yapay zekâ tarafından yazılmış gibi görünmemek için kendi üsluplarını değiştirmeye başlıyor.

Bilerek daha kısa cümleler.

Daha fazla kopukluk.

Daha az yapı.

Farklı kelimeler.

Hatta yer yer bilinçli biçimde bırakılan hatalar.

Kusur, insan tarafından yazılmış olmanın göstergesi hâline geliyor.

Yaklaşık on yıldır yazan biri olarak bu gelişmeyi ürkütücü buluyorum.

İnsan yıllarca daha açık ve daha doğru yazmaya çalışıyor. Gereksiz cümleleri çıkarmayı öğreniyor. Paragraflar arasındaki geçişlere dikkat ediyor. Zaman içinde kendi ritmini oluşturuyor.

Sonra yeni bir araç ortaya çıkıyor ve yıllar içinde geliştirdiğiniz özellikler bir anda makine tarafından yazılmış olmanın işareti sayılıyor.

İnsanlara uzun süre anlaşılır ve düzenli yazmaları gerektiğini öğrettik.

Şimdi düzgün yazmak şüphe uyandırmaya başladı.

Bu sorun yazarlarla sınırlı değil.

Bir öğrenci iyi bir kompozisyon yazıyor ve yaptığı işi savunmak zorunda kalıyor.

Bir üniversite öğrencisi düzgün bir düşünce ortaya koyuyor ve şüphe altında kalıyor.

Bir çalışan düzenli bir analiz hazırlıyor ve kendisine metnin ChatGPT gibi göründüğü söyleniyor.

Ben bu gelişmenin doğru bir yere gittiğini düşünmüyorum.

Okur da değişiyor

Sürekli devam eden yapay zekâ şüphesi, okuma biçimimizi de değiştiriyor.

Her cümlede tipik yapay zekâ kalıpları arayan biri artık aynı şekilde okumuyor. Metin bir tür iz arama faaliyetine dönüşüyor.

Belirli kelimeler şüphe uyandırıyor.

Belirli bir yapı şüphe uyandırıyor.

Düzgün kurulmuş bir geçiş şüphe uyandırıyor.

Bu sırada asıl medya okuryazarlığı geri plana itilebiliyor.

Çünkü insan tarafından yazılmış bir metin otomatik olarak doğru değildir.

Yapay zekâ tarafından hazırlanmış bir metin de otomatik olarak yanlış değildir.

Bir insan kötü araştırma yapabilir.

Bir dil modeli doğru bir özet üretebilir.

Bir insan fikri ortaya koyabilir.

Yapay zekâ malzemeyi sıralayabilir.

İnsan bunun bir kısmını reddedebilir.

Daha sonra bir editör dili değiştirebilir.

Sonunda karşımızda bir metin vardır.

“İnsan mı, makine mi?” ayrımı, o metnin değerini ölçmek için pek fazla şey söylemiyor.

Yapay zekâ yardımıyla hazırlanmış bir metnin değeri nedir?

Benim için cevap metnin içeriğinde yatıyor.

İfadelerin doğruluğunda.

Kaynakların niteliğinde.

Argümanın derinliğinde.

Düşüncelerin özgünlüğünde.

Yazarın kendi görüşüne ters düşen noktaları da değerlendirmeye hazır olup olmamasında.

Ve yayımladığı metnin sorumluluğunu üstlenmesinde.

Kontrol edilmeden yayımlanmış, kendi düşüncesini taşımayan bir yapay zekâ metninin değeri düşüktür.

Dikkatli biçimde araştırılmış ve yapay zekâ desteğiyle hazırlanmış bir metnin durumu farklıdır.

Baştan sona bir insan tarafından yazılmış fakat hatalar ve dayanaksız iddialarla dolu bir yazı ise sırf insan tarafından yazıldığı için değer kazanmaz.

Bu tartışmadaki düşünce hatalarından biri belki de burada yatıyor.

Üretim sürecine, ortaya çıkan sonuçtan daha fazla ağırlık veriyoruz.

Oysa bir metin söz konusu olduğunda belirleyici soru şu olmamalı: Bunun için kaç saat çalıştın?

Şu da olmamalı: Hangi programı kullandın?

Giderek daha az anlam taşıyan bir başka soru da şu: Bunu tamamen kendin mi yazdın?

Benim için daha önemli olan soru başka: Bu metnin arkasında duruyor musun?

Çünkü bir insan adını bir yazının altına koyduğu anda sorumluluk üstlenir.

Verdiği bilgiler için.

Kullandığı kaynaklar için.

Kurmuş olduğu argüman için.

Yaptığı hatalar için.

Savunduğu görüş için.

Yaklaşık on yıldır yazıyorum.

Bugün on yıl önce sahip olmadığım araçlara sahibim.

Buna rağmen yazar olarak sorumluluğum azalmadı.

Tam tersine.

Metin üretmek kolaylaştıkça, yayımlanan düşüncenin sorumluluğunu kimin üstlendiği daha önemli hâle geliyor.

Kalın sağlıcakla…

🚀 Teoriyi pratiğe dökmek ister misiniz?

Teori iyidir, ancak etki eylemle oluşur. Şirketlere ve yöneticilere, bu yöntemleri akademik yük olmadan, pratik bir şekilde uygulamaları konusunda destek oluyorum.