🧠 Bilginin Dönüşümü: Hafızadan Algoritmaya

Zihnimiz teknolojik araçlara göre şekillenen dinamik bir organdır. Bilgiyi kaydetme yöntemlerimiz düşünme biçimimizi kökten değiştirir.

  • Mekansal Hafıza Kaybı: Dijital ekranlar basılı kağıdın sunduğu fiziksel haritalamayı yok ederek odaklanma ve anlama kapasitemizi düşürür.
  • Dışsallaştırma Tehlikesi: Bilgiyi yazıyla kağıda ve algoritmalarla makinelere devretmek organik bellek kapasitemizi köreltir.
  • Kognitif Direniş: Yapay zeka çağında analitik yeteneği korumak hazır bilgiyi sorgulama pratiğine bağlıdır.
📚 Referans Kaynak: Walter Ong Sözlü ve Yazılı Kültür tezi esas alınmıştır.

Giriş

Bilişsel yapımız durağan değildir. Asla da olmadı. İnsan beyni, çevresel şoklara ve taleplere uyum sağlamak üzere genetik düzeyde programlanmıştır. Muazzam bir nöroplastisiteye sahip, dinamik, yaşayan bir organdır. Evrimsel biyoloji ve nörobilimin bize fısıldadığı ortak gerçek oldukça nettir. Aklımızın bilgiyi işleme yöntemi, icat ettiğimiz ve ellerimizde tuttuğumuz o teknolojik araçlardan bağımsız olamaz. Onlarla doğrudan, organik ve koparılamaz bir bağ kurar.

Bilginin doğası değişti. Zihnimizin bu bilgiyi kodlama, depolama ve bir sonraki nesle fırlatma biçimi binlerce yıl içinde köklü bir mutasyon geçirdi. Sesten kile, parşömenden matbaaya, dijital piksellerden nöral ağlara uzanan bu yolculuğu düşünün. Bu sadece bir iletişim araçları tarihi değildir. İnsan düşüncesinin ve o keskin analitik yeteneğin sıfırdan, tekrar tekrar inşa edilmesidir.

Bilgi başlangıçta sadece hayatta kalmamızı sağlayan basit bir araçtı. Zamanla hiyerarşik bir güç unsuruna, matbaalarla birlikte endüstriyel bir meta formuna büründü. Günümüzde ise dışsallaştırılmış, bize ait olmayan bilişsel bir algoritmaya dönüştü. Elinizdeki bu analiz, biyolojik bellekten yapay zekaya uzanan o karanlık ve aydınlık geçişleri inceliyor. Her dönemin psikolojik ağırlığını ve toplumsal sarsıntılarını masaya yatırarak, modern karar alıcılara o çok ihtiyaç duydukları stratejik çerçeveyi sunmayı amaçlıyor.


Sesli Makale


Biyolojik Bellek: Ritim, Anlatı ve Bilginin Yaşamsal Formu

Yazının icadından önceki o uçsuz bucaksız on binlerce yılı düşünün. Bilgi sadece tek bir formda var olabiliyordu. Ses dalgaları. Bu mutlak geçicilik, insan beynini radikal bir uyuma zorladı. Bilgiyi işleme ve saklama stratejilerimiz bütünüyle sese ve bedensel eyleme kilitlendi. İletişim teorisyeni ve kültürel tarihçi Walter Ong’un bu döneme verdiği isim çarpıcıdır: “Birincil sözlü kültür” (primary orality).1 Ong’a göre, yazının konforuna derinden entegre olmuş modern zihinlerimizin o dönemin psikodinamiğini tam olarak kavraması neredeyse imkansızdır. Neden mi? Çünkü kelimelerin fiziksel bir gövdesi yoktu. Uzayda yer kaplamazlardı. Yalnızca ağızdan çıktıkları o kısacık anda var olur, ses dalgası havada sönümlendiği an sonsuza dek yok olurlardı. Birincil sözlü kültürde bir bilgiyi “sözlükten aramak” veya “kayıtlara bakmak” anlamsız birer fanteziden ibarettir.2 Bilginin bu ölümcül geçiciliği, beyni kendi doğal sınırlarını aşmaya itti. Biyolojik yatkınlıklarımıza kusursuzca uyan, yepyeni ve çok spesifik kognitif stratejiler geliştirildi.

Bilgi tek başına hayatta kalamazdı. Ancak ve ancak bir anlatı formuna sokulduğunda yaşayabilirdi. Ritmik bir yapıya bürünmek ve toplumsal bir eylemle etle tırnak gibi bütünleşmek zorundaydı.3 Hatırlamak ve bilgiyi yeniden çağırmak, modern anlamda soyut bir metni beynin karanlık odalarına ezberlemek değildi. Hatırlamak bir eylemdi. Bilgiyi insan bedeniyle ve organik yaşamın tam kalbiyle birleştirmekti. Bu zorunluluk, sözlü düşünceyi analitik bir hiyerarşiden kopardı. Bunun yerine kümeleyici ve eklemeli (additive) bir yapı inşa etti. İncil’in Tekvin bölümündeki o meşhur yaratılış anlatısına bakın. Ardışık “ve” bağlaçlarıyla ilerleyen o ritmik yürüyüş, aslında bu eklemeli kognitif mimarinin ta kendisidir.2 Destanları, mitleri ve efsaneleri basit birer eğlence aracı sanırız. Yanılıyoruz. Onlar kültürün hayatta kalma rehberleridir. Ekolojik haritalar, ahlaki pusulalar ve sarsılmaz hukuk kurallarıdır. Modern bir analitik zihin için bu uzun anlatılar yorucu bir yük gibi görünebilir. Oysa sözlü kültür için bilginin tutunabileceği tek varoluş zemini tam olarak budur.

Bu kognitif mimarinin en yetkin örneğini Avustralya’da buluyoruz. Aborjinlerin “Şarkı Çizgileri” (Songlines) adı verilen sözlü geleneği. Bu sıradan bir melodi değildir. Devasa ve acımasız bir kıtadaki su kaynaklarının yerini, bitki ve hayvan türlerinin davranış döngülerini ve kabileler arası katı akrabalık yasalarını kodlayan devasa hafıza saraylarıdır.5 Ritim, melodi ve bedensel hareket, bilginin şifresini çözen anahtarlara dönüşür. Araştırmalar son derece net. Tek bir şarkı dizesi aynı anda hem coğrafi bir koordinatı, hem ekolojik bir işareti, hem de yasal bir kuralı barındırabilmektedir.5 Aborjin belleği, bilgiyi yön bulma yeteneğiyle organik bir şekilde kaynaştırmıştır. Antik Yunan ve Roma retorikçilerinin kullandığı o meşhur “mekan metodu” (method of loci) veya hafıza sarayı tekniği vardır ya? İşte bu, o tekniğin devasa bir coğrafyaya yayılmış en ilkel ve en kusursuz versiyonudur.8 Öğrenen kişi, hayati bilgileri zihinsel veya fiziksel coğrafyanın belirli kritik noktalarına çiviler. Yüksek doğruluk payına sahip mekansal hafızanın gücünü arkasına alarak, bu kuralları nesiller boyunca zedelemeden aktarır.7 Biçim ve işlev burada asla ayrılamaz. Şarkının ritmik dalgalanması, bilginin sürekliliğini koruyan çelikten bir kognitif zırh işlevi görür.5

Bu mnemonik (hafıza destekleyici) yapılar, bilginin zamanın aşındırıcı gücüne yenilmesini engellemek zorundaydı. Çözüm basitti. Ciddi bir tekrar ve fazlalık (redundancy). Walter Ong’un analizleri bu noktada karanlığa ışık tutar. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarındaki o bitmek bilmeyen ünlü sıfatlar, bir yazarın kelime oyunu değildir. Tamamen kognitif bir zorunluluktur.10 Sözlü kültür icracısı “asker” demez. Diyemez. “Cesur asker” demek zorundadır. “Meşe” demez. “Sağlam meşe” der. Yüksek oranda okuryazar olan modern zihinlerimiz için bu formüler tekrarlar gereksiz bir gevezelik gibi algılanır. Oysa gerçek bambaşkadır. Sözlü icranın o ateşli anında, bu basmakalıp klişeler anlatıcıya zaman kazandırır. Zihni bir sonraki dizeyi kurgularken, bu sıfatlar bilginin ritmik bütünlüğünü koruyan sarsılmaz dayanak noktalarıdır.10 Renksiz karakterler ve karmaşık, gri tasvirler bu vahşi sistemde asla hayatta kalamaz.12 Karakterlerin bütünüyle iyi veya bütünüyle kötü, destansı bir kahraman veya şeytani bir hain olarak acımasızca kutuplaştırılması ahlaki bir zayıflık değildir. Bilginin hafızaya kazınmasını sağlayan son derece güçlü bir psikolojik zımbadır.12

Sözlü kültürde “bilen” ile “bilinen” arasında ontolojik bir sınır çizgisi bulunmaz.14 Bilgi, topluluğun ortak bilincinde atar. Bedensel pratiklerin terinde ve o anki icranın dinamizminde nefes alır. Bu entegre, canlı ve son derece akışkan yapı sonsuza dek sürmeyecektir. Yazının icadıyla birlikte geri dönülmez bir şekilde parçalanacaktır. Bilgi insan bedeninden sökülüp alınacak, dışsallaştırılacak ve yepyeni, soğuk, hiyerarşik bir zihinsel mimari inşa edilecektir.

Yazılı Kültür: Düşüncenin Soyutlanması ve Bilgi Hiyerarşilerinin Doğuşu

Yazının icadı, insanlık tarihindeki en sert kognitif kopuştur. Sesi kil tabletlere, hayvan derilerine veya kırılgan papirüslere çivileme yeteneği her şeyi değiştirdi. Bilgi zamanın ve mekanın o acımasız sınırlarından kurtuldu. İnsan zihninin dışına çıkarıldı ve nesnelleştirildi. Ancak bu devasa sıçrama antik dünyada bir coşkuyla değil, derin bir endişeyle karşılandı. Platon’un Phaedrus diyaloguna bakın. Orada Sokrates, yazının insan zihni ve hafızası üzerindeki yıkıcı etkilerine dair tarihteki ilk büyük teknoloji eleştirisini sunar.15 Mısır tanrıları Theuth (yazının mucidi) ve Thamus (Mısır kralı) arasındaki o efsanevi tartışmayı aktarır. Sokrates’in tezi şiddetlidir. Yazı hafızayı güçlendiren sihirli bir iksir değildir. Unutkanlık üreten bir zehirdir.15 Sokrates’e göre yazı, insanları bilgiyle o organik, içsel temastan koparacaktır. Onlara gerçek bilgelik yerine sadece “çok şey duymuş olma” kibrini aşılayacaktır.15 Yazılı kelimeler, tıpkı resim sanatının yarattığı figürler gibi sessizce dikilirler. Onlara bir soru sorduğunuzda kendilerini savunamazlar. Sadece aynı cümleyi tepkisizce tekrar ederler.16 Bu eleştiri rastgele bir korku değildir. Kognitif bir dışsallaştırma sürecinin getireceği zihinsel tembelliğe karşı duyulan son derece haklı bir refleksin dışavurumudur. Bilgi artık içselleştirilmiş bir erdem olmaktan çıkmıştır. Dışarıdan erişilebilen, satın alınabilen soğuk bir metaya dönüşmüştür.

Ancak yazının insan aklı üzerindeki o kalıcı etkisi, Sokrates’in korktuğu gibi basit bir hafıza kaybından ibaret kalmadı. Çok daha derine indi. Eric Havelock’un antik Yunan düşüncesi üzerine yaptığı devrim niteliğindeki çalışmalar bu noktada ufuk açıcıdır. Havelock, yazının salt bir kayıt aracı olmadığını kanıtlar. Düşüncenin mimarisini baştan aşağı yıkan, yerine mantığı ve felsefeyi inşa eden kognitif bir teknolojidir yazı.4 Sözlü kültür, deneyimleri sürekli bir eylem, kahramanlık ve oluş (commotion) bağlamında anlatırdı. Felsefe ve modern bilimsel düşünce ise kökten bir şekilde anlatı-karşıtıdır (anti-narrative).4 Havelock’un metin analizleri sarsıcı bir gerçeği ortaya koyar. Okuryazarlık, eylem bildiren o aktif fiillerin yerine yepyeni bir sözdizimi dayatmıştır. Kavramsal terimler arasındaki o donuk ve kalıcı ilişkileri ifade eden bir sözdizimi.4 Madde, uzay, hareket ve zaman gibi soyut isimlerin türetilmesini düşünün. Eylemi ifade eden kavramların yerini “olmak” (to be) fiilinin alması, ancak yazılı metnin sunduğu o durağan inceleme alanı sayesinde mümkün olabilirdi. Platon’un o meşhur, değişmez ve ebedi idealar dünyası aslında gökyüzünde bir yerlerde değildir. Hareketli sözlü dünyanın yerini alan “hareketsiz metnin” insan zihnindeki kognitif bir izdüşümüdür.4

Bu devasa soyutlama yeteneği ve analitik düşünce kapasitesi toplumu da ortadan ikiye böldü. Tarihteki ilk derin bilgi hiyerarşileri işte böyle doğdu. Amerikalı antropolog Jack Goody ve Eric Havelock’un teorileri bu kopuşu kusursuzca özetler. Sözlü kültürlerde “bilgelik” (sophia) yaşamın pratiklerine içkin, organik ve bütüncül bir yapıdır. Yazı ise “akademik öğrenmeyi” (mathzsis) yarattı. Yaşamın terli ve günlük pratiklerinden tamamen yalıtılmış, soğuk ve uzmanlık gerektiren yeni bir alan.4 Yazı, bilgiyi ait olduğu doğal bağlamından acımasızca kopardı (decontextualization). Listeler, kataloglar ve tablolar halinde üst üste yığdı. Antik dönemde bilgeliğin o büyülü özlü sözlerinin alt alta listelenmesi masum bir kayıt işlemi değildir. Aslında bu bilgilerin doğal yaşam bağlamından sökülerek “denatüre” edilmesi, yani kimyasının bozulması anlamına gelir.4

Dahası var. Yazı teknolojisi yepyeni bir sınıf doğurdu. Karmaşık toplumsal yapıları ve ekonomik faaliyetleri soyut bir düzlemde yönetebilen bir “yönetici” ve “katip” (scribe) sınıfı.4 Bu yöneticiler vergilendirme sistemlerini, yasa kodlarını ve askeri lojistiği koordine edebilmek için yazılı dokümantasyonun gücünü tekelci bir biçimde ele geçirdiler. Bilgi hiyerarşilerinin o acımasız inşasında kullanılan yazı sisteminin kendi zorluğu da son derece belirleyiciydi. Öğrenmesi on yıllar süren, binlerce karakter tabanlı (ideografik) yazı sistemlerini düşünün. Bunlar, bilginin sadece dar ve ayrıcalıklı bir elit kesimin elinde kalmasını garantileyen “elitist” sistemlerdir.4 Buna karşın, antik Yunan’da geliştirilen ve sesli harfleri de içeren o devrimsel fonetik alfabe farklı bir yol açtı. Görece kolay öğrenilebilirliği sayesinde bilginin daha geniş kitlelere yayılmasına izin verdi. Yoğun analitik aktivitenin demokratikleşmesine olanak tanıdı.4 Mantık disiplini ile retorik sanatının o kesin ayrışması da bu döneme rastlar. Söylemin toplumsal etkinliğinden tamamen bağımsız olarak, sadece kendi iç tutarlılığına göre değerlendirilmesi bütünüyle yazının eseridir. Bu, yazının yarattığı yepyeni analitik kognitif uzayın ta kendisidir.

Kognitif ParametreBirincil Sözlü KültürYazılı Kültür (Erken Dönem)
Bilgi YapısıEklemeli, kümeleyici, ritmikAlt-üst ilişkili, analitik, soyut
Düşünce OdaklarıEylem (Kinein), oluş, anlatıVarlık (Einai), kavram, felsefe
Toplumsal DağılımKolektif katılım, komünal bilgelikKatip sınıfı, elit kontrolü, akademik ayrışma
MetodolojiHafıza sarayları, destansı tekrarÇapraz referanslama, listeleme, kategorizasyon

Matbaa ve Standartlaşma: Bilginin Endüstriyel Devrimi ve Otorite Krizi

On beşinci yüzyılı düşünün. Johann Gutenberg hareketli metal harfleri icat ettiğinde sadece bir makine üretmedi. Bilginin endüstriyel devriminin fitilini ateşledi. Bu sarsıcı teknolojik atılım kognitif evrimin üçüncü büyük sıçramasıdır. Amerikalı tarihçi Elizabeth Eisenstein’ın o anıtsal eseri The Printing Press as an Agent of Change bu gerçeği yüzümüze çarpar. Matbaa metinleri mekanik olarak çoğaltan masum bir araç değildi. Protestan Reformu, Rönesans ve Bilimsel Devrim’i kognitif düzeyde inşa eden temel altyapının ta kendisiydi.19

Matbaadan önceki o uzun “yazman (katip) çağına” yakından bakalım. Bilgi o dönemde son derece “akışkandı”.19 El yazması kültüründe bir metin kopyalandıkça kaçınılmaz olarak değişime uğrardı. Hatalar üst üste biner, yazarın orijinal niyeti zamanın karanlığında kaybolup giderdi. Matbaa bu kaosa son verdi. Tarihte ilk kez bilginin standartlaşmasını ve mutlak bir şekilde sabitlenmesini (fixity) sağladı.19 Artık Avrupa’nın çok farklı köşelerindeki astronomları, anatomistleri ve teologları birleştiren bir köprü vardı. Birebir aynı metinler. Standartlaştırılmış tablolar ve değişmez haritalar. Bu muazzam standartlaşma tekniği sayesinde hatalar hızla avlandı. Bilimsel veriler güvenilir bir şekilde biriktirildi. Kolektif bir akademik hafıza tarihte ilk defa sağlam temeller üzerine inşa edildi. Eisenstein bu sarsıcı olguya “Kabul Edilmeyen Devrim” (Unacknowledged Revolution) adını verir.19 Bilgi, o boğucu nadirlik koşullarından nihayet kurtulmuş, kitlesel ve standart bir erişime açılmıştır. Yazma eserlerin astronomik derecede pahalı olduğu o karanlık çağlarda bilginin kontrolü kimin elindeydi? Dar bir elit zümrenin ve Katolik Kilisesi’nin mutlak tekelindeydi. Matbaanın o devasa yayılım gücü bu tekelci yapıyı çatırdattı. Geri dönülemez biçimde parçaladı. Bireyler tarihte ilk kez farklı metinleri yan yana koyarak karşılaştırma yetisine kavuştu. Bağımsız bireysel düşüncenin ve o keskin eleştirel analizin önü işte böyle açıldı.19 Elbette tarihsel nesnelliği korumak zorundayız. Adrian Johns gibi bazı tarihçilerin matbaayı doğrudan bir değişim ajanı olarak değil, sosyal güçler tarafından şekillendirilen devasa bir “değişim aracı” olarak gördüklerini unutmamak gerekir.19

Bilgi artık kontrolsüzdü. Devasa bir hızla yayılıyordu. Bu durum yerleşik otoriteler için eşi benzeri görülmemiş, ölümcül bir varoluşsal tehditti. Basılı materyallerin o yıkıcı potansiyelini ve kitleleri mobilize etme gücünü ilk fark eden kurum kimdi? Elbette Katolik Kilisesi. Matbaanın o durmak bilmeyen ritmik basım kapasitesi olmasaydı ne olurdu? Martin Luther’in 1517’de fırlattığı o 95 Tez muhtemelen yerel bir isyan olarak kalırdı. Avrupa’yı kökünden sarsan bir teolojik devrime dönüşmesi kesinlikle imkansız olurdu.22 Düşünceleri el yazmasıyla çoğaltmak haftalar süren bir işkenceydi. Oysa basılı broşürler günler içinde binlerce zihne ulaşıyordu. Kilise bu bilgi patlamasını izlemekle yetinmedi. Harekete geçti. Doktrinsel saflığı korumak ve o sarsılan tekelini ayakta tutmak zorundaydı. Devreye Index Librorum Prohibitorum (Yasaklı Kitaplar Endeksi) sokuldu. Bu, tarihin gördüğü en devasa ve acımasız kurumsal sansür mekanizmalarından biriydi.22

Endeks ilk kez 1547 civarında Venedik ve Roma’da dişlerini gösterdi. Hedef netti. Heretik (sapkın) veya kilise otoritesine kafa tutan fikirlerin bağımsız matbaalar aracılığıyla yayılmasını ne pahasına olursa olsun engellemek. Matbaacılar bu sert kurallara uymadıklarında karşılaştıkları tablo korkunçtu. 50 ila 100 düka arasında değişen ezici para cezaları. Mallarının anında müsadere edilmesi. Ve en büyük silah: Aforoz edilme riski.23 Endeks sınır tanımadı. Sadece teolojik metinleri hedef almadı. Rönesans ve Bilimsel Devrim’in en keskin zekalarının eserleri de bu kara listeye girdi. 3000’den fazla yazar. 5000’den fazla eser.22 Muazzam bir yasaklı bilgi mezarlığı. Ne var ki matbaa teknolojisi cinin şişeden çıkmış haliydi. Bilginin kontrol edilebilirliğini sağlayan tüm o eski fiziki ve coğrafi sınırlar çoktan buharlaşmıştı. Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu’ndaki bağımsız prensler ile Cizvitler birbirine girdi. Bu yetki karmaşası, sansürün Avrupa genelindeki boğucu etkinliğini ciddi şekilde felç etti.24 İngiltere ve Hollanda’ya bakın. Protestanlığın yayıldığı bu özgürlük adalarında bağımsız yayıncılar mantar gibi çoğaldı. Vatikan’ın bilgi üzerindeki demir yumruğu tamamen kırılmıştı.22 Kitaplar her zaman tamamen yasaklanmadı. Bazen sansürcülerin insafına kalıp expurgated (sakıncalı kısımları vahşice kesilip atılmış) edisyonlar halinde yeniden basıldılar ve sızmaya devam ettiler.24 Matbaa, tarihte ilk kez bilginin kontrolünü merkezi ve dogmatik otoritelerin elinden çekip aldı. Onu doğrudan bireysel aklın süzgecine bıraktı. Otoriter sansür mekanizmalarının teknoloji karşısındaki o acınası çaresizliğini tüm dünyaya ilan etti.

Dijital Dönüşüm: Sayfadan Ekrana, Mekandan Kopuş ve Dikkat Krizi

Yirminci yüzyılın sonlarını düşünün. Bilgisayarlar, internet ve nihayet o cebimizde taşıdığımız aydınlatılmış dijital ekranlar hayatımızın tam merkezine oturdu. Okuma eyleminin, o derin dikkatin ve bilgiyi içselleştirme sürecinin doğası bir kez daha kökünden sarsıldı. Dokunabildiğimiz, fiziksel bir ağırlığı olan ve uzaysal bir sabitliğe sahip o basılı kitabın yerini ne aldı? Sürekli akan, durmadan değişen ve hiçbir fiziksel bağlamı olmayan soğuk pikseller. Dünyaca ünlü bilişsel nörobilimci Maryanne Wolf’un çalışmaları bu noktada sarsıcı bir gerçeği yüzümüze vurur. İnsan beyninde doğrudan “okumak” için evrimleşmiş genetik bir modül yoktur.26 Konuşmak doğal bir reflekstir. Ancak okumak öyle değildir. Okuma eylemi, beynin görme, dikkat, ses, dil ve duygu işleme merkezlerinin acımasızca yeniden programlanmasını gerektirir. Buna “nöral geri dönüşüm” (neural recycling) denir.26 Beyin, binlerce yıl önce vahşi doğada avlanmak veya yön bulmak için kullandığı o kortikal alanları alır. Harfleri ve kelimeleri anlamlandırmak için sıfırdan inşa eder. Ve işte en kritik nokta burasıdır. Bu yeni kurulan nöral devreler, bilginin aktarıldığı medyanın sunduğu fiziksel ve kognitif ortama göre şekil alır. Kağıt beyni farklı dokur, ekran bambaşka.

Dijital ve basılı metinler arasındaki o en kritik nörolojik uçurum nerede başlar? Mekansal hafızada (spatial memory). Beynimizin hafıza merkezine, hipokampüse inelim. Orada “yer hücreleri” (place cells) bulunur. Bu hücreler sürekli ve tamamen gayri ihtiyari bir şekilde çevremizdeki nesnelerin mekansal dizilimini haritalandırır. Bizim o nesnelere olan konumumuzu kodlar.28 Basılı bir kitabı okuduğunuzu hayal edin. Beyniniz sadece o siyah kelimeleri anlamlandırmakla yetinmez. O kelimelerin sayfanın neresine düştüğünü, kitabın ne kadar derinliklerinde olduğunu da zihinsel bir kognitif haritaya (cognitive map) büyük bir ustalıkla işler.29 Bu mekansal dayanak noktaları basit birer detay değildir. Bilginin uzun süreli belleğe aktarılmasını sağlayan hayati iskeletlerdir. Metnin yapısal bütünlüğünü kurar ve okuduğunu anlama (comprehension) sürecini derinden destekler. Deneyimli bir okur aradığı kritik bir bilgiyi nasıl hatırlar? “Sol sayfanın üst kısmında, kitabın başlarına doğru” der. Bu tamamen fiziksel ve dokunsal bir histir.28

Peki ya dijital ekranlar? Özellikle o bitmek bilmeyen dikey kaydırma (scrolling) eylemi? İşte o noktada tüm bu hayati mekansal dayanaklar bir anda buharlaşır. Kaydırma eylemi metnin fiziksel bağlamını acımasızca, saniye saniye değiştirir. Bir an önce ekranın üst kısmında parlayan o güçlü argüman, bir saniye sonra ekranın karanlık dibine düşer ve kaybolur.33 Kognitif haritalama sürekli bir deprem yaşar. Stabilite yerle bir olur. Okur, metnin o devasa mimarisi içinde nerede durduğunu kaybeder. Buna literatürde “ekran yetersizliği etkisi” (screen inferiority effect) deniyor. Ekran okuyucularının okuduğunu anlama testlerinde basılı metin okuyucularına kıyasla neden sürekli daha düşük puan aldıklarının sırrı tam olarak budur.31 Araştırmalar son derece kesindir. Üç sayfadan kısa metinlerde pek bir fark göremezsiniz. Ama iş uzun ve karmaşık akademik metinlere veya derin edebi eserlere geldiğinde, basılı kağıt her zaman galip gelir.28 Basılı okuma size fiziksel sinyaller sunar. Sayfanın ağırlığını ve dokunsal ipuçlarını hissettirerek beyni “somutlaşmış bir okuma” (embodied reading) ritmine sokar. Ekranlar ise bambaşka bir canavardır. Sizi çoklu görevlere zorlar. Dikkatinizi sürekli böler (split attention) ve o değerli zihinsel kapasitenizi gereksiz yere sömürür.29

Nörobilişsel ÖzellikBasılı Metin OkumaDijital Ekran Okuma (Kaydırma/Scrolling)
Mekansal HafızaGüçlü kognitif haritalama, yer hücrelerinin aktif katılımıZayıf kognitif harita, sabit olmayan fiziksel koordinatlar
Dikkat ModeliDerin, sürdürülebilir odak (Deep Reading), meditasyon benzeriBölünmüş, yüzeysel tarama (Shallowing Effect), çoklu görev
Kavramsal AnlamaKarmaşık ve uzun metinlerde yüksek analitik performansKısa metinlerde yeterli, uzun ve detaylı metinlerde yetersiz
Metabilişsel DurumGerçekçi öz-değerlendirme, doğru kalibrasyonÜstbilişsel eksiklik, performansta aşırı özgüven (Overconfidence)

Ancak asıl tehlike daha derindedir. Dijital okumanın eğitim ve profesyonel dünya için hazırladığı en sinsi tuzak “üstbilişsel eksiklik hipotezi” (metacognitive deficit hypothesis) olarak bilinir. Çok sayıda araştırma inanılmaz bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Öğrenciler ve profesyoneller dijital ekranlarda okurken kendi anlama kapasiteleri hakkında ölümcül bir “aşırı özgüvene” (overconfidence) kapılıyorlar.36 Ekranda o metni hızla kaydırarak tarayan okur, okuma hızını kavramsal anlama zekasıyla karıştırır. Ekranların doğası budur. Kelimeleri hızla gözden geçirmeye ve sadece anahtar kelimeleri avlamaya programlanmış kullanım olanaklarına (affordance) sahiptir. Yüzeysel bir tarama (skimming) makinesidir adeta.31 Maryanne Wolf çok ciddi bir uyarıda bulunur. Bu yüzeysel okuma alışkanlığı genelleşip tüm bilişsel süreçlerimize sızarsa ne olur? O çok değer verdiğimiz “derin okuma” (deep reading) yeteneğimiz geri dönülemez biçimde körelir.26 Unutmayın. Derin okuma basit bir hız veya kelime dağarcığı meselesi değildir. Eleştirel düşünmenin, o ince empatinin ve karmaşık fikirleri sentezleyebilmenin nörolojik zeminidir.42 Ekranların sunduğu o durmak bilmeyen görsel uyarıcı bombardımanı ve “bilişsel aşırı yükleme” (cognitive overload), beynin refleksif düşünme alanlarını işgal eder. Bilgiyi içselleştirmemizi acımasızca engeller.31

Yapay Zeka Destekli Öğrenme: Kognitif Protezler ve Analitik Keskinliğin Korunması

Bilginin evrimindeki o en güncel, en baş döndürücü ve muhtemelen en tehlikeli kırılma noktasına geldik. Üretken yapay zeka (Generative AI) ve o devasa dil modelleri artık doğrudan zihnimizin içine, kognitif süreçlerimizin tam kalbine sızdı. Matbaa bilgiyi standart bir kalıba dökmüştü. İnternet o bilgiyi her an ulaşılabilir kıldı. Peki ya yapay zeka? O bambaşka bir boyuttur. Bilginin işlenmesi, sentezlenmesi ve analiz edilmesi görevlerini doğrudan bizim elimizden aldı. Hatta bizzat bilgiyi üretmeye başladı. İnsan aklı için eşi benzeri görülmemiş bir “kognitif protez” olarak inşa edildi.44 Eğitimden tutun da en tepedeki kurumsal karar alma mekanizmalarına kadar her yeri sardı. Adaptif öğrenme sistemleri ve o kusursuz görünen akıllı asistanlar bize benzersiz bir kişiselleştirme, inanılmaz bir hız ve büyüleyici bir verimlilik vaat ediyor.45 Ancak durun. Bu derin teknolojik entegrasyon devasa bir bedel talep ediyor. Felsefi, psikolojik ve kognitif açıdan muazzam bir paradoksu ve karanlık riskleri beraberinde getiriyor.

Bu sarsıcı sürecin temel nörobilişsel mekanizmasına literatürde “bilişsel yük boşaltma” (cognitive offloading) deniyor. Nedir bu? Zihinsel efor, derin hafıza veya o ağır analitik işlem gerektiren görevlerin dışarıya devredilmesidir. Akıllı telefonlara, arama motorlarına ve nihayet o devasa algoritmik zekalara.45 Bilişsel Yük Kuramı (Cognitive Load Theory) açısından bakarsanız yapay zeka kusursuz bir asistandır. Neden olmasın? Algoritmalar o yorucu veri madenciliğini ve angarya işleri (extraneous load) sırtlar. Öğrenci veya karar alıcı sadece o asıl stratejik soruna odaklanmak için özgür kalır.45 Kağıt üzerinde harika bir plan. Ancak güncel ve ampirik araştırmalar bu iyimser tabloyu paramparça ediyor. Bu teknolojilerin o yoğun ve tamamen denetimsiz kullanımı beynin tam da ihtiyaç duyduğu şeyi yok ediyor. Derin öğrenme, gerçek kavrama ve üst düzey analitik düşünme için beyne kesinlikle gereken o “faydalı kognitif sürtünmeyi” (germane load) ortadan kaldırıyor.45

Bilimsel veriler giderek daha ürkütücü bir tablo çiziyor. Gerlich, Zhai ve diğer önde gelen araştırmacıların yürüttüğü son çalışmalar son derece net. Yapay zeka araçlarının o doymak bilmez kullanımı ile eleştirel düşünme (critical thinking) becerilerindeki gerileme arasında inkar edilemez bir negatif korelasyon var.46 Algoritmik sistemler bize her an hazır, pürüzsüz ve kusursuz görünen cevaplar fırlatıyor. Bu konfora duyduğumuz aşırı güven bizi aktif ve sorgulayan araştırmacılar olmaktan çıkardı. Pasif ve uyuşmuş bilgi alıcılarına dönüştürdü.45 Eğitimde Bloom Taksonomisi üzerinden yapılan o detaylı analizlere bir bakın. Yapay zeka “hatırlama”, “özetleme” veya “bilgiyi alt alta listeleme” gibi en alt düzey bilişsel becerilerde hızımıza hız katıyor. Orası kesin. Ancak işin rengi “bağımsız değerlendirme”, “kavramsal anlama” ve o çok değerli “orijinal yargı üretme” aşamalarına geldiğinde değişiyor. Üst düzey bilişsel süreçler (higher-order thinking) adeta çöküyor. Öğrencilerin o keskin analitik zekası hızla köreliyor.45 Bireyler artık yapay zekanın sunduğu o şık çözümleri kendi zihinsel filtrelerinden veya şüphe mekanizmalarından geçirmiyorlar. Eleştirel sorgulama rafa kalktı. Algoritmanın çıktısı doğrudan ve mutlak bir doğru olarak kabul ediliyor.45

Bu tablo size de tanıdık gelmiyor mu? Sokrates’in o meşhur Phaedrus diyalogundaki haykırışını hatırlayın. Yazının hafızayı yok edeceği ve insanlara sadece sahte bir bilgelik hissi aşılayacağı yönündeki o antik uyarısını.15 İşte bugün modern ve çok daha karanlık bir ontolojik endişenin tam merkezindeyiz. Yazılı metinler insanı ezberleme hamallığından kurtarmıştı. Bizi soyut ve analitik düşünmeye zorlamıştı. Peki yapay zeka bizi bizzat o analitik düşünme zahmetinin kendisinden de kurtardığında ne olacak? Zihinsel kapasitemizi o saatten sonra neye yönelteceğiz? Araştırmalar son derece vurucu. Yaratıcılık ve problem çözme testlerinde yapay zekadan destek alan katılımcılara ne oluyor dersiniz? Başlangıçta fırtına gibi esiyorlar. Çok daha hızlı, akıcı ve esnek fikirler üretiyorlar. Ancak zaman geçtikçe o pürüzsüz algoritmik önerilere aşırı bağımlı hale geliyorlar. Bir tür “bilişsel saplantı” (cognitive fixation) yaşıyorlar. Kendi özgün fikirlerine dair o yaratıcı özgüvenleri ellerinden kayıp gidiyor.45 Çarpıcı bir örnek var. Yapay zeka desteği kullanan öğrenciler, prosedürel problemleri inanılmaz bir doğruluk oranıyla çözüyor. Ancak iş kavramsal anlama testlerine geldiğinde tablo değişiyor. Yapay zeka kullanmayan akranlarından çok daha düşük, çok daha zayıf puanlar alıyorlar.45 Yapay zeka kavramsal anlayışı derinleştirmiyor. Kısa yoldan gelen o ucuz prosedürel başarıyı pompalıyor. Bireylerin o zorluklar karşısında tek başına ayağa kalkmasını sağlayan otonom karar alma mekanizmalarını içten içe çürütüyor.45

Tehlike sadece kognitif değil. Sosyolojik ve felsefi bir boyutu da var. Türkiye’deki akademik çevrelerde giderek daha yüksek sesle tartışılan o kavramı duymuşsunuzdur. “Algoritmik sömürgecilik”. Bilginin küresel çapta o acımasız tek tipleşmesi.44 Poppercı eleştirel rasyonalizm bağlamında yapılan tartışmalar meseleyi netleştiriyor. Yapay zeka basit, masum bir teknolojik araç değildir. Yepyeni ve agresif bir epistemolojik paradigmadır.49 Düşünün. Dünya çapında benzer devasa veri setleriyle (LLM) eğitilmiş algoritmalar var. Bunlar kültürel çeşitliliği, yerel ve organik düşünce pratiklerini ne yapıyor? Özgün felsefi akıl yürütme biçimlerini tek bir Batı veya Silikon Vadisi merkezli standarda indirgeme tehlikesi taşıyor. Yapay zeka ile öğrenme süreçleri hız ve o kör edici anlık verimlilik adına bilginin içindeki tüm o değerli kognitif direnci sıyırıp atıyor. Geriye ne kalıyor? Kendi kendine akıl yürütemeyen bir zihin. Sorun çözme direncini tamamen kaybetmiş, sadece ekrana “istek (prompt) giren” pasif bir operatör. İnsan zekasının ulaştığı en yüksek zirve olan yapay zeka felsefesi, aslında tek bir hayati soru etrafında dönüyor. İnsan kendi bilişsel sınırlarını bir makineye tam olarak ne kadar devretmelidir?44

Bu kognitif çürümeyi durdurmak zorundayız. Salt teknoloji kullanımına tapan o sığ eğitim ve şirket politikalarının çok ötesine geçmek artık stratejik bir ölüm kalım meselesidir. Nörobilimci Maryanne Wolf’un o acil çağrısını hatırlayın. Ekran okumalarının o tehlikeli yüzeyselliği ile basılı metnin o sağlam derinliği arasında köprü kuran “iki okuryazarlı beyin” (biliterate brain) modelini önermişti.26 Bugün algoritmalar çağında da tam olarak bunu yapmalıyız. İnsan aklının o biricik “kognitif otonomi”sini koruyan yepyeni pedagojik ve kurumsal mimariler inşa etmeliyiz. Öğrenci veya profesyonel çalışan bilgiyi yapay zeka aracılığıyla elde edebilir. Bunda sorun yok. Ancak o bilgiyi kendi kelimeleriyle açıklamaya, hatalarını kendi gözleriyle bulmaya ve bağlamını acımasızca sorgulamaya zorlanmalıdır. Bilinçli “yansıtma (reflection) noktaları” tasarlanmalıdır.45 Karar alıcılar kurumlarının içine periyodik olarak tamamen algoritmalardan arındırılmış, zorlu “analitik sürtünme alanları” kurmalıdır. Dijital detoks seanslarıyla o bağımsız problem çözme kasları sürekli zinde tutulmalıdır.

Sonuç: Kognitif Direniş ve Geleceğin Mimarları

Öğrenmenin ve bilgi aktarımının o uzun, sarsıcı ve devrimsel tarihi bize tek bir gerçeği haykırıyor. Araçlarımız sadece işimizi kolaylaştıran masum aletler değildir. Onlar zihnimizi baştan aşağı yeniden formatlayan, düşüncenin mimarisini yeniden çizen devasa kognitif güçlerdir. Biyolojik bellek çağında beynin o dar sınırlarını ritimle, mitlerle ve şarkılarla aştık. Yazılı kültürde o uçucu sesi mekana çivileyerek mantığın ve felsefenin sarsılmaz temellerini attık. Matbaayla o ulaşılamaz, tekel altındaki bilgiyi demokratikleştirip bin yıllık otoriteleri yerle bir ettik. Dijital çağda bilginin o korkunç hızına yetişmeye çalışırken dikkatimizi ve o derin odaklanma yetimizi parçaladık.

Bugün ise algoritmalar çağındayız. Yepyeni bir ontolojik krizin tam ortasında duruyoruz. Asıl mesele yapay zekanın o muazzam, büyüleyici gücünü inatla reddetmek değildir. Bu romantik bir intihar olurdu. Ancak ona körü körüne teslim olmak da kognitif bir yok oluştur. Yapmamız gereken şey çok nettir. Zihinsel otonomimizi kaybetmeden o gücü yönetebilecek çelikten bir kognitif direnci inşa etmek. Bilgiyi gerçekten içselleştirmek ve derinlemesine öğrenmek, her dönemde teknolojik kolaylığa karşı felsefi ve zihinsel bir direniş gerektirmiştir. Bu evrensel kural, algoritmaların sessizce hüküm sürdüğü bu yeni çağda da asla değişmeyecektir.

Geleceğin karar alıcıları, entelektüel liderleri ve toplum mimarları kimler olacak biliyor musunuz? Bilgiye en hızlı ulaşanlar değil. Ekrana en kusursuz komutu girenler de değil. Algoritmik o devasa destek ile insan aklının o biricik, tahmin edilemez analitik derinliği arasındaki o incecik, hassas dengeyi en doğru kuranlar olacaktır. İnsan kalmak, makinelerin en iyi yaptığı şeyi onlara devredip, sadece insanın yapabileceği o derin varoluşsal şüpheye ve analitik acıya sımsıkı sarılmaktır. Öğrenmenin geleceği, tam olarak bu şüphenin içinde filizlenecektir.

bilgi infograk

Sıkca Sorulan Sorular

  1. Sözlü kültürde bilginin korunması neden sadece ritim ve anlatı ile mümkündü?

    Ses dalgaları havada sönümlendiği an bilgi yok olur. Bu ölümcül geçicilik beyni bilgiyi destanlar ve ritimler içine saklamaya zorladı. Aborjinlerin Şarkı Çizgileri bu hayati zorunluluğun en kusursuz örneğidir. Yazılı metinlerin konforu olmadan en hayati bilgilerinizi zihninizde nasıl taşırdınız hiç düşündünüz mü?

  2. Sokrates yazının icadını neden zihinsel bir gerileme olarak gördü?

    Sokrates yazının insanı organik bilgiden koparıp unutkanlığa sürükleyeceğini savundu. Ona göre yazı bilgeliğin kendisi değil sadece bir kopyasıydı. Akıllı telefonlarımızın rehberine güvenerek en yakınlarımızın numaralarını bile unutmamız Sokrates’i haklı çıkarmıyor mu? Sizce dış belleğe bu kadar güvenmek kendi zihninize ihanet midir?

  3. Dijital ekranlar okuduğumuzu anlamayı nörolojik olarak nasıl zayıflatır?

    Basılı metinler beynimize fiziksel bir konum ve mekansal hafıza sunar. Ancak dijital ekranlardaki kaydırma eylemi bu kognitif haritayı sürekli yıkarak dikkatimizi dağıtır. Ekran okuyucularının derin okuma testlerinde başarısız olmasının nörobilişsel sebebi budur. Hızla kaydırdığınız bir metni gerçekten anlıyor musunuz yoksa sadece tüketiyor musunuz?

  4. Matbaa devrimi bilginin yapısını nasıl değiştirdi?

    Matbaa bilgiyi standartlaştırıp endüstriyel bir metaya dönüştürdü. Otoritenin tekeli kırıldı ve bireysel düşünce ön plana çıktı. Ancak bu aynı zamanda bilginin hiyerarşik bir düzene girmesini sağladı. Herkesin bilgiye erişebilmesi gerçekten toplumun daha bilge olduğu anlamına gelir mi?

  5. Yapay zeka çağında kognitif keskinliğimizi nasıl koruyabiliriz?

    Yapay zeka büyük veri yığınlarını işleyerek bize hazır sonuçlar sunar. Eğer bu sonuçları sorgulamadan kabul edersek zihinsel kaslarımız zayıflar. Kurtuluş algoritmaları bir son durak değil bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktan geçer. Düşünme eylemini tamamen bir makineye devrettiğinizde kendi varoluşunuzu nasıl kanıtlarsınız?

Kaynak

Kaynaklar 17.01.-21-02. tarihlerinde toplanmıştır!

  1. Using Walter Ong’s Orality/Literacy Studies to Recognize Technologies Effects on Memory – Duquesne Scholarship Collection, https://dsc.duq.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1121&context=etd
  2. Ong on the Differences between Orality and Literacy – New Learning …, https://newlearningonline.com/literacies/chapter-1/ong-on-the-differences-between-orality-and-literacy
  3. Full text of “Ong Walter , Orality And Literacy” – Internet Archive, https://archive.org/stream/OngWalterOralityAndLiteracy/Ong%20Walter%20%2C%20orality%20and%20literacy_djvu.txt
  4. Ong 1985 – Writing is a Technology that Restructures Thought, https://worrydream.com/refs/Ong_1985_-_Writing_is_a_Technology_that_Restructures_Thought.pdf
  5. Contributions From Aboriginal Australian Psychology: Songlines, Memory, and Relational Knowledge Systems | Published in Psychotherapy and Counselling Journal of Australia, 2026, https://pacja.org.au/article/143975-contributions-from-aboriginal-australian-psychology-songlines-memory-and-relational-knowledge-systems
  6. Indigenous Wisdom: Songlines | Great Maps Explained – YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=ogFWNagoyJU
  7. Understanding Aboriginal Songlines | by Leonardo Muller-Rodriguez – Medium, https://medium.com/@leomullerrodriguez/understanding-aboriginal-songlines-434f195bd17f
  8. Australian Aboriginal techniques for memorization: Translation into a medical and allied health education setting – PMC, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC8130951/
  9. Mnemonics and Songlines – Psychology – StudyPulse, https://vce.studypulse.au/learn/PSY/mnemonics__songlines
  10. 30 orality and literacy – Sociable Media Group, https://smg.media.mit.edu/papers/socialreading/reading_july_29_1.pdf
  11. Ong, Homer, and the Characteristics of Oral Composition | Jacob’s Dialectic, https://jacobsdialectic.wordpress.com/2015/01/11/ong-homer-and-the-characteristics-of-oral-composition/
  12. Immortal stories: from orality to literacy | ETEC540: Text Technologies – UBC Blogs, https://blogs.ubc.ca/etec540sept09/2009/10/03/immortal-stories-from-orality-to-literacy/
  13. Homeric Epithets that Seem to Be Humorously Ironic – R Discovery, , https://discovery.researcher.life/article/homeric-epithets-that-seem-to-be-humorously-ironic/f391db38002e3ecfa2d60a22bbdbb453
  14. Walter J. Ong, S.J.: A retrospective – Scholar Commons, https://scholarcommons.scu.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1088&context=comm
  15. Socrates: Writing vs. Memory | ETEC540: Text Techologies – UBC Blogs, https://blogs.ubc.ca/etec540sept13/2013/09/29/socrates-writing-vs-memory/
  16. Chapter 1 The Critique of Writing in Plato’s Works in – Brill, https://brill.com/display/book/9789004534544/BP000012.xml?language=en
  17. True Stuff: Socrates vs. the Written Word – Wondermark, https://wondermark.com/socrates-vs-writing/
  18. What Follows from Writing?! – Courses, https://courses.ischool.berkeley.edu/i103/s10/SLIDES/GNHOFIWritingII2-3.pdf
  19. Elizabeth Eisenstein – Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Elizabeth_Eisenstein
  20. Elizabeth Eisenstein’s “The Printing Press as an Agent of Change” – History of Information, https://www.historyofinformation.com/detail.php?id=1297
  21. The Printing Press as an Agent of Change, https://assets.cambridge.org/97805212/99558/frontmatter/9780521299558_frontmatter.pdf
  22. The Catholic Index of Forbidden Books: A Brief History – Intellectual Freedom Blog, https://www.oif.ala.org/catholic-index-forbidden-books-brief-history/
  23. Censorship, industry structure, and creativity: evidence from the Catholic Inquisition in Renaissance Venice | The Journal of Law, Economics, and Organization | Oxford Academic, https://academic.oup.com/jleo/article/41/3/1045/7679891
  24. Index Librorum Prohibitorum – Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Index_Librorum_Prohibitorum
  25. Theory and history of censorship – Katholische Akademie in Bayern, Zhttps://kath-akademie-bayern.de/en/media-library-entry/theory-and-history-of-censorship-a-global-perspective/
  26. Reader, Come Home: The Reading Brain in a Digital World by …, https://www.learningandthebrain.com/blog/reader-come-home-the-reading-brain-in-a-digital-world-by-maryanne-wolf/
  27. The “Reading Brain” is Taught, Not Born: Evidence From the Evolving Neuroscience of Reading for Teachers and Society – The Reading League, https://www.thereadingleague.org/wp-content/uploads/2022/10/The-Reading-Brain.pdf
  28. Are Print Books Better for Learning Than Digital Texts? – Southern Association of Independent Schools, Z, https://sais.org/resource/print-books-vs-digital-texts/
  29. Why Reading Print Is Better for Your Brain – Brighter Outlook Vision, https://brighteroutlookvision.com/why-reading-print-is-better-for-your-brain/
  30. Construction of Cognitive Maps to Improve Reading Performance by Text Signaling: Reading Text on Paper Compared to on Screen – Frontiers, https://www.frontiersin.org/journals/psychology/articles/10.3389/fpsyg.2020.571957/full
  31. Screen vs. Paper: Which One Boosts Reading Comprehension? – Oxford Learning, https://oxfordlearning.com/screen-vs-paper-which-one-boosts-reading-comprehension/
  32. Reading on Paper Versus Screens: What’s the Difference? – BrainFacts, https://www.brainfacts.org/neuroscience-in-society/tech-and-the-brain/2020/reading-on-paper-versus-screens-whats-the-difference-072820
  33. Is it the size, the movement, or both? Investigating effects of screen size and text movement on processing, understanding, and, https://d-nb.info/1274809029/34
  34. Reading on Paper and Screen among Senior Adults: Cognitive Map and Technophobia, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC5742182/
  35. Reading digital- versus print-easy texts: a study with university students who prefer digital sources – PMC, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC9076761/
  36. Metacognitive Regulation of Text Learning: On Screen Versus on Paper, https://newiipdm.haifa.ac.il/wp-content/uploads/2015/05/Ackerman-Goldsmith-2011-JEP-AppliedMetacognitive-Regulation-of-Text-Learning-on-Screen-vs-on-Paper.pdf
  37. https://docs.rwu.edu/context/law_fac_fs/article/1365/viewcontent/Findings_of_research_studies_on_reading_comprehension_between_digital_and_print_formats.pdf
  38. Metacognitive Regulation of Text Learning: On Screen Versus on Paper – ResearchGate, https://www.researchgate.net/publication/50890509_Metacognitive_Regulation_of_Text_Learning_On_Screen_Versus_on_Paper
  39. Students’ Preferences for Printed and Digital Materials and the Calibration Accuracy of Their Performance – International Journal of Instruction, https://www.e-iji.net/dosyalar/iji_2023_4_43.pdf
  40. The inattentive on-screen reading: Reading medium affects attention and reading comprehension under time pressure – PMC, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC7463273/
  41. Digital vs. Print: Does Medium Affect Literacy? – Lexia, https://www.lexialearning.com/resources/all-for-literacy-podcasts/digital-vs-print-does-medium-affect-literacy
  42. Reader, Come Home – Maryanne Wolf, https://www.maryannewolf.com/reader-come-home-1
  43. Maryanne Wolf: Deep Reading a Tool for Attaining Empathy, Critical Thinking Skills, https://seis.ucla.edu/news/maryanne-wolf-deep-reading-a-tool-for-attaining-empathy-critical-thinking-skills/
  44. Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi » Makale » FELSEFİ BİR SORUN OLARAK YAPAY ZEKÂ – DergiPark, https://dergipark.org.tr/tr/pub/bozifder/article/1171640
  45. The cognitive paradox of AI in education: between enhancement …, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12036037/
  46. AI’s cognitive implications: the decline of our thinking skills? – IE University, https://www.ie.edu/center-for-health-and-well-being/blog/ais-cognitive-implications-the-decline-of-our-thinking-skills/
  47. AI Tools in Society: Impacts on Cognitive Offloading and the Future of Critical Thinking, https://www.mdpi.com/2075-4698/15/1/6
  48. Cognitive offloading or cognitive overload? How AI alters the mental architecture of coping, https://www.frontiersin.org/journals/psychology/articles/10.3389/fpsyg.2025.1699320/full
  49. YARATICI VE ELEŞTIREL DÜŞÜNCE – Ankara Bilim Üniversitesi, https://ankarabilim.edu.tr/Uploads/menu/department/2f8f55055db0573067ecd39527177a17df720eb5-68971770507702.pdf
  50. Research paper: AI Tools in Society: Impacts on Cognitive Offloading and the Future of Critical Thinking – Page 3 – SuttaCentral, https://discourse.suttacentral.net/t/research-paper-ai-tools-in-society-impacts-on-cognitive-offloading-and-the-future-of-critical-thinking/37946?page=3

🚀 Teoriyi pratiğe dökmek ister misiniz?

Teori iyidir, ancak etki eylemle oluşur. Şirketlere ve yöneticilere, bu yöntemleri akademik yük olmadan, pratik bir şekilde uygulamaları konusunda destek oluyorum.