Osmanlı İmparatorluğu döneminden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanına kadar uzanan o modernleşme serüvenini sadece bir rejim değişikliği veya idari düzenlemeler bütünü olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Bu süreci tarihsel arkeoloji yöntemiyle derinlemesine baktığımızda karşımıza çok daha sarsıcı bir tablo çıkıyor. Askeri ve siyasi gerilemenin ruhlarda açtığı derin yaralar yani o meşhur mağlubiyet psikolojisi zamanla yerini zihinsel bir teslimiyete bırakmıştır. Aslında yaşanan şey köklü ve sarsıcı bir ontolojik dönüşümden başka bir şey değildir. Bu çalışmada on sekizinci yüzyılın başlarından günümüze kadar gelen zihinsel katmanları mevcut veriler ve belgeler ışığında tek tek inceleyelim.

Ortaya koyduğum temel tezim şudur. Türk modernleşme hareketi başlangıçta düşmanı kendi silahıyla vurmak yani sadece teknik araçları ödünç almak amacıyla yola çıkmıştı. Fakat bu süreç Batı’nın o maddi gücünün arkasında yatan asıl zihinsel şifrelerin de ithal edilmesi gerektiği inancına doğru saptanmıştır. Pozitivizm ile seküler hukuk ve rasyonel bürokrasi gibi kavramların doğrudan alınmasıyla beraber mesele bir noktadan sonra kendinden vazgeçme haline yani zihinsel bir teslimiyete dönüşmüştür. Bu dönüşüm toplumun hafızasında ve kurumsal yapılarımızda bugün bile etkisini sürdüren derin bir yarılmaya yol açmıştır. Bir nevi toplumsal şizofreni durumuyla karşı karşıyayız.

Yukarıdaki tezi daha iyi anlamak için bu meseleyi yedi temel katman üzerinden size anlatmak istiyorum:

  1. Askeri Boyut: Prusya etkisi ve Colmar von der Goltz’un “Millet-i Müselleme” doktrini ile toplumun askerileşme süreci.
  2. Felsefi Boyut: Jön Türklerin, geleneksel inanç sisteminin yerine Fransız Pozitivizmini ortaya koyma çabası.
  3. Kültürel Boyut: Ziya Gökalp’in “Hars ve Medeniyet” ayrımıyla kurmaya çalıştığı, ancak savunma hattının neden başarısızlığa uğradığı.
  4. Hukuki Boyut: “Resepsiyon” kavramı çerçevesinde, İslam hukukundan kopuş ve Kıta Avrupası (İsviçre/Fransa) hukukunun  bir bütün olarak kabul edilmesi.
  5. Edebi Boyut: “Yanlış Batılılaşma”nın sembolü olarak “Züppe” tipi (Felatun Bey) ve toplumsal anksiyete.
  6. Tarih Yazımı Boyut: Niyazi Berkes’in ilerlemeci determinizmi ile Cemil Meriç’in yabancılaşma eleştirisi arasındaki çatışma.
  7. Güncel Boyut: Tanzimat psikolojisinin modern bir tezahürü olarak “Brüksel Etkisi” ve AB uyum süreçleri.

Mağlubiyet Psikolojisinin Anatomisi ve Travmanın Kökenleri

Ontolojik Güvenlik Krizinden Teknik Arayışa

Osmanlı modernleşmesinin genetik kodlarını çözmek için, imparatorluğun yüzyıllar boyunca sahip olduğu “Devlet-i Aliyye” (Yüce Devlet) ve “Nizam-ı Alem” (Dünya Düzeni) inancının sarsıldığı ana odaklanmak gerekir. Karlofça Antlaşması (1699) ile başlayan ve Küçük Kaynarca (1774) ile derinleşen toprak kayıpları, sadece askeri birer başarısızlık olarak görülemez. Bu süreç aslında bütün bir medeniyet tasavvurunun sarsıldığı büyük bir krizdir. “Mağlubiyet Psikolojisi” tam burda, “Neden yeniliyoruz?” sorusunun, “Biz nerede yanlış yaptık?” ve daha tehlikeli olan “Onlar neyi bizden daha iyi yapıyor?” sorusuna yönelmeye başlar.

Başlangıçta yapılan teşhis sorunun sadece teknik yetersizliklerden kaynaklandığı yönündeydi. Dönemin anlayışına göre gâvurun topu, tüfeği ve gemisi (teknolojisi) bizden daha üstündü. Eğer bu teknik üstünlük bir şekilde ödünç alınırsa güç dengesinin yeniden kurulacağı zannediliyordu. Fakat Nizam-ı Cedit (teknik reformlar) hamlelerine rağmen askeri yenilgilerin hız kesmeden devam etmesi sorunun daha derinde olduğunu gösterdi. Osmanlı aydınları Batı dünyasının hakimiyetinin sadece madde ile sınırlı olmadığını kavramaya başladılar. Asıl gücün o maddeyi üreten kafada yani eğitim ile hukuk ve yönetim zihniyetinde saklı olduğunu düşünmeye başladılar. Bu farkındalık teknik bir taklitçilikten zihinsel bir dönüşüme geçişin (Zihinsel Teslimiyet) ilk somut adımı oldu.1

Araçsallıktan Amaçsallığa Geçiş

1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı bu tarihsel yolculukta devasa bir kırılma noktası olmuştur. Bu devirde Batılılaşma artık devleti kurtarmak için başvurulan basit bir “araç” olma niteliğini kaybetmiştir. Batılılaşma artık bizzat ulaşılması gereken kutsal bir “amaç” haline gelmeye başlamıştır. Temel hedef artık sadece sınır hatlarını korumak değil “Muasır Medeniyetler Seviyesi” olarak tanımlanan Batı standartlarına her ne pahasına olursa olsun erişmektir. Bu köklü hedef kazması Osmanlı aydınının kendi medeniyet havzasına olan inancını yitirmesi anlamına gelmekteydi. Kurtuluş ise ancak ötekinin zihniyetini tamamen içselleştirmek anlamına geliyordu. Cemil Meriç bu dramatik durumu aydının kendi halkına ve kendi tarihine yabancılaşmasının başlangıcı olarak açıklar.2,3

1.1 Askeri Boyut: Prusya – Bir Modernite Aygıtı Olarak Ordu

Colmar von der Goltz ve “Millet-i Müselleme” İnşası

Osmanlı modernleşme tarihinde Fransız düşüncesinin entelektüel ağırlığı her ne kadar hissedilse bile disiplin, devlet ve toplum arasındaki münasebetin pratik dönüşümünde asıl belirleyici rolü Almanya yani Prusya üstlenmiştir. Baron Colmar von der Goltz yani bizdeki ismiyle meşhur Goltz Paşa ile beraberindeki Alman askeri heyetleri Osmanlı ordusunu sadece teknik olarak yenilemekle kalmamışlardır. Bu heyetler aynı zamanda Osmanlı subay sınıfının zihniyet haritasını baştan aşağıya yeniden kurgulamışlardır. Goltz Paşa tarafından literatüre kazandırılan en hayati kavram şüphesiz halkın silahlanması anlamına gelen doktrindir4. Bu kavram Osmanlı literatürüne millet-i müselleme olarak girmiştir.

Geleneksel Osmanlı askeri nizamında savaşmak profesyonel bir zümrenin (Yeniçeriler veya daha sonra düzenli ordu) veya belirli gönüllülerin işi olarak görülmekteydi. Ancak Goltz tarafından getirilen bu yeni doktrin savaşı topyekûn bir toplumsal seferberlik hali olarak yeniden tanımlamıştır. Bu değişim aslında modern ulus-devlet inşasının temel yapı taşını oluşturur. Artık her vatandaş potansiyel bir asker olarak görülmektedir. Devletin ise kendi vatandaşının biyolojik varlığı üzerinde mutlak bir tasarruf hakkı olduğu fikri bu dönemde yerleşmeye başlamıştır.

Modernleşme öncesinde subayların meşruiyet kaynağı padişah ile İslam dinine hizmet ve gaza anlayışına dayanıyordu. Prusya etkisiyle beraber bu anlayış yerini vatan ile devlete hizmet ve milli beka kavramlarına bırakmıştır. Eskiden alaylı olarak yetişen ve usta çırak ilişkisiyle profesyonelleşen subay profilinin yerini Harbiye gibi akademilerde bilimsel düşünen ve pozitivist müfredatla yoğrulmuş aydınlanmacı öncü subaylar almıştır. Toplumun rolü ise sadece vergi veren bir tebaa olmaktan çıkıp savaşın lojistik ve biyolojik rezervi haline dönüşmüştür.

ÖzellikGeleneksel Osmanlı AnlayışıPrusya/Goltz Etkisi ve Yeni Anlayış
Meşruiyet KaynağıPadişah’a ve İslam’a Hizmet (Gaza)Vatana ve Devlete Hizmet (Milli Beka)
SeferberlikProfesyonel Çekirdek + GönüllülerZorunlu Askerlik (Millet-i Müselleme)
Subay ProfiliSaray’a sadık kulBilimsel düşünen, aydınlanmacı öncü
Eğitim ModeliUsta-Çırak ilişkisi, AlaylıHarbiye (Akademi), Pozitivist Müfredat
Toplumun RolüVergi mükellefi reayaSavaşın lojistik ve biyolojik rezervi

Tablo 1: Geç Osmanlı Döneminde Askeri Doktrin Karşılaştırması

Enverland ve Zihniyetin Almanlaşması

İlber Ortaylı tarafından yapılan analizlerde de vurgulandığı üzere Osmanlı subay sınıfı Almanya’nın 19. yüzyıl sonundaki yükselişini disiplinli bilimin mutlak zaferi olarak selamlamıştır.5 Harbiye sıralarında yetişen genç subaylar yani İttihatçılar devletin kurtuluşunun ancak toplumun kışla disipliniyle yönetilmesi sayesinde mümkün olacağına sarsılmaz bir inanç beslemişlerdir. Bu süreçte mağlubiyet psikolojisi yerini aşırı özgüvenli ve teknokratik bir kurtarıcılık misyonuna devretmiştir. Artık subay sadece cephede savaşan bir asker değildir. O aynı zamanda toplumdaki cehaletle mücadele eden ve halkı dönüştüren bir öğretmen rolüne bürünmüştür. Bu elitist ve otoriter zihniyet Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının da temel zihinsel formasyonunu belirleyen ana unsur olmuştur.

1.2 Felsefi Boyut: Pozitivizm ve İttihatçı Zihin

Auguste Comte’un İstanbul’daki Yankısı

Askeri sahadaki Prusya etkisiyle eş zamanlı olarak entelektüel dünyada Fransız pozitivizmi büyük bir yükselişe geçti. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensupları için bu felsefi akım adeta yeni bir din vazifesi gördü. Auguste Comte tarafından geliştirilen insanlık dini ve toplumu bilimsel yasalarla yönetme düşüncesi Ahmed Rıza gibi cemiyetin önde gelen isimleri tarafından mutlak bir kurtuluş reçetesi olarak benimsendi.6 Eldeki araştırma verileri Ahmed Rıza ve yol arkadaşlarının Comte felsefesini sadece akademik bir meraktan dolayı değil daha çok pratik siyasi fayda sağladığı için kabul ettiklerini göstermektedir.

Pozitivizmin bu dönemdeki işlevini şu temel noktalar üzerinden okuyabiliriz:

  • İttihatçılar imparatorluğu yüzyıllardır bir arada tutan geleneksel dini bağların yani İslam dininin artık devleti ayakta tutmaya yetmediğini düşünüyorlardı.
  • Pozitivizmin temel ilkesi olan “Nizam ve Terakki” (Ordre et Progrès) yani düzen ve ilerleme fikrini cemiyetlerinin ismine dönüştürerek siyasi bir program haline getirdiler.
  • Batı dünyasının bilimsel metodolojisi olmadan devletin varlığını sürdüremeyeceği inancı “Zihinsel Teslimiyet”in felsefi zeminini hazırladı.

Metafiziğin Reddi ve Bilimin Kutsanması

Pozitivizmin Osmanlı düşünce hayatına girişi metafizik olan her şeyin reddedilmesi ve materyalist bir dünya görüşünün hızla yükselmesiyle sonuçlandı. Niyazi Berkes tarafından aktarılan belgelere göre bu dönemde eğitim gören gençler derslerde dini açıklamalar yerine sadece bilimsel kanıtlara dayanan cevaplar bekliyordu. Hatta öğrenciler “ruh, cennet, cehennem” gibi kavramların bilimsel gerçeklerle bağdaşmadığını savunarak hocalarına sert itirazlarda bulunmaya başlamışlardı.7 Bu durum zihinsel dönüşümün sadece küçük bir elit kesimle sınırlı kalmadığını aynı zamanda eğitim sistemi üzerinden toplumun tabanına kadar yayıldığını kanıtlamaktadır.

Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken bir husus var. Genç nesillerin ve aydınların benimsediği bu tutum aslında eleştirel bir bilimsel yöntemden oldukça uzaktı. Bilim bu dönemde sorgulanan bir araç olmaktan çıkıp tıpkı eski dini inançlar gibi tartışılması yasak olan bir dogma haline getirildi. Sonuç olarak ortaya çıkan şey gerçek bir bilimsel devrimden ziyade bilimi kutsallaştıran “vülger materyalizm” anlayışı oldu.

1.3 Kültürel Boyut: Ziya Gökalp’in Savunma Hattı

Hars ve Medeniyet Ayrımı: Bir Sentez Çabası

Batı dünyasının ezici kültürel ve siyasi baskısı karşısında Türk modernleşmesinin asıl teorisyeni olan Ziya Gökalp bir çıkış yolu aramıştır. Gökalp bu sancılı süreci aşabilmek adına “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülüyle kapsamlı bir sentez arayışına girişmiştir. Bu arayışın merkezinde yer alan ve modernleşme tarihimizin en kritik kavramsal aracı olan “Hars” (Kültür) ile “Medeniyet” (Uygarlık) arasındaki keskin ayrım dikkat çekmektedir.8

  • Hars (Kültür): Bir millete has olan, duygusal, estetik ve manevi değerlerdir. Dilden, dinden ve tarihten gelir. Taklit edilemez ve devredilemez.
  • Medeniyet (Uygarlık): Uluslararası olan, bilimsel ve teknolojik birikimdir. Akla ve metoda dayanır. Transfer edilebilir.

Gökalp’e göre formül şuydu: “Garp medeniyetini alacağız, ancak Türk harsını koruyacağız.”  Gökalp’in ortaya koyduğu formül Batı medeniyetini teknik düzeyde almak ancak Türk harsını ruhsal düzeyde korumak üzerine kuruludur. Bu yaklaşım aslında Japon modernleşme modelinde olduğu gibi teknik anlamda Batılı ama ruhsal anlamda yerli bir kimlik inşa etme arzusunu taşımaktaydı.

Filtrenin Başarısızlığı

Ancak bu savunma hattının pratikte beklendiği gibi işlemediği tarihi bir gerçektir. Erol Güngör ile Uriel Heyd gibi önemli sosyologların eleştirileri bu kuramsal ayrımın gerçek hayattaki karşılığının zayıf olduğunu ortaya koymuştur. Teknoloji ve medeniyet unsurları değerlerden bağımsız ya da tarafsız yapılar değildir. Batı dünyasının fabrikasını bünyesine katan bir toplum zaman içerisinde o sistemin doğurduğu iş ahlakını ve zaman algısını hatta bireyci toplumsal yapıyı da kaçınılmaz olarak kabul etmek zorunda kalmaktadır.8

Modernleşmenin sonraki aşamalarında Cumhuriyet reformları “Hars” olarak tanımlanan alana da doğrudan müdahale etmiştir. Harf İnkılabı, kılık kıyafet düzenlemeleri ve müzik anlayışının Batılılaştırılması gibi radikal hamleler devletin medeniyet adına kültürü de tepeden tırnağa dönüştürmeyi hedeflediğini göstermiştir. Bu durum Gökalp’in kurmaya çalıştığı o zihinsel savunma barajının yarıldığının en somut kanıtıdır. “Zihinsel Teslimiyet” böylece kültürün en mahrem ve dokunulmaz alanlarına kadar sızmıştır. Sonuç olarak hars ile medeniyet ayrımı teorik bir temenni olarak kalmış ve muasırlaşma dalgası her şeyi yutan devasa bir sel haline gelmiştir.

1.4 Hukuki Boyut: Yapısal Kopuş ve Resepsiyon

Resepsiyonun Mantığı: Neden Kendi Hukukunu Yazmamak?

Türk hukuk devriminin en sarsıcı ve radikal yönü mevcut hukuk sisteminin iyileştirilmesi yerine Batı dünyasının hukuk kodlarının  “Resepsiyon” (iktibas) yoluyla doğrudan ithal edilmesidir. Bu durum “Zihinsel Teslimiyet”in en somut ve kurumsal kanıtı olarak tarihe geçmiştir. 1926’da İsviçre Medeni Kanunu (Zivilgesetzbuch) düzenlemesinin kabul edilmesi sadece teknik bir yasal işlem değildir. Bu tercih aslında bin yıllık İslam hukuku geleneğinin ve fıkıh mirasının (Fıkıh/Mecelle) tek kalemde reddedilmesi anlamına gelmektedir.9,10

Bu tercihin arkasında yatan temel nedenler şunlardır:

  • Kapitülasyonların Kaldırılması: Lozan’da Batılı devletler, kendi vatandaşlarının Osmanlı mahkemelerinde yargılanmasına ancak Batılı bir hukuk sistemi olursa razı olacaklarını belirtmişlerdir. Egemenliği (kapitülasyonların kalkması) sağlamak için, hukuksal egemenlikten (yerli hukuk) vazgeçilerek Batı hukuku kabul edilmiştir.11
  • Zaman Baskısı: Yeni ve yerli bir hukuk sistemi inşa etmek çok zaman alan bir uğraşidir. Genç Cumhuriyet rejiminin ise bu kadar beklemeye hiç tahammülü yoktu. Hazır ve modern dünyada denenmiş en iyi sistemi doğrudan almak pratik ve hızlı bir çözüm olarak görülmüştü.
  • Laiklik Arzusu: Mecelle ne kadar modern bir kalıba dökülürse dökülsün temelinde dini bir altyapı (Hanefi fıkhı) barındırıyordu. Cumhuriyet eliti ise laik bir ulus-devlet inşa edebilmek için dini referansı bulunmayan bir hukuk düzeni talep ediyordu.11

Neden Anglo-Sakson Değil de Kıta Avrupası Hukuku?

Hukuk sistemleri arasından neden İngiliz “Common Law” (Ortak Hukuk) sisteminin değil de Fransız veya İsviçre odaklı “Civil Law” (Yazılı Hukuk) sisteminin seçildiği sorusu stratejik bir öneme sahiptir. Eldeki veriler bu tercihin asla tesadüfi olmadığını kanıtlamaktadır. 12, 13, 14 

Osmanlı ve Türk devlet geleneği özünde merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Hakimin bizzat hukuk oluşturduğu ve içtihada dayanan dağınık Anglo Sakson sistemi merkezi otoriteyi zayıflatma riski taşıyordu. Oysa Napolyon Kodu ve onun türevleri yukarıdan aşağıya doğru kurgulanan kesin ve devlet merkezli bir yapı sunmaktaydı. Veriler, bu tercihin tesadüfi olmadığını göstermektedir:

  • Devlet Geleneği: Osmanlı ve Türk devlet geleneği özünde merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Hakimin bizzat hukuk oluşturduğu ve içtihada dayanan dağınık Anglo Sakson sistemi merkezi otoriteyi zayıflatma riski taşıyordu. Oysa Napolyon Kodu ve onun türevleri yukarıdan aşağıya doğru kurgulanan kesin ve devlet merkezli bir yapı sunmaktaydı.
  • Uygulama Kolaylığı: Uygulama kolaylığı da bu tercihte büyük bir pay sahibidir. Yazılı bir kanun metnini tercüme ederek meclisten geçirmek yani kuraldan olaya giden tümdengelim yöntemini (dedüktif yöntem)  izlemek binlerce mahkeme kararını tek tek incelemekten (indüktif yöntem) çok daha kolaydı.
  • Fransız Etkisi: Osmanlı aydınının “Batı” algısı, büyük oranda Fransız kültürüyle şekillenmişti. Hukuk dili ve kültürü de bu frankofon (ransızcayı ana dil olarak kullanan ülkeler) etkiden kopamamıştı.15
Boyutİslam Hukuku (Mecelle)Anglo-Sakson (Common Law)Kıta Avrupası (Civil Law)
KaynakVahiy + İçtihat (Fıkıh)Yargı Kararları + GelenekYazılı Kanunlar (Kodifikasyon)
YöntemMeseleci (Kazuistik)Tümevarım (Olaydan kurala)Tümdengelim (Kuraldan olaya)
Hâkimin RolüŞer’i hükmü bulmakHukuk oluşturmakKanunu uygulamak
Devlet AlgısıGeleneksel/Dini OtoriteEsnek/Adem-i MerkeziMerkezi/Rasyonel/Mutlak
Türk TercihiReddedildi (Eski/Dini)Düşünülmedi (Karmaşık)Kabul Edildi (Modern/Net)

Tablo 2: Hukuk Sistemleri ve Türk Modernleşmesinin Tercihi

Sistemlerin genel karşılaştırmasına baktığımızda İslam hukukunun (Mecelle) vahiy ve içtihat temelli olması nedeniyle eski ve dini bulunarak reddedildiğini görüyoruz. Anglo Sakson (Common Law) sistemi ise aşırı karmaşık bulunduğu için ciddi bir seçenek olarak masaya gelmemiştir. Kıta Avrupası (Civil Law) hukuku ise modern ve net yapısı sayesinde kurtuluş reçetesi olarak kabul edilmiştir.

1.5 Edebi Boyut: Bir Semptom Olarak “Züppe”

Toplumun kolektif bilinçdışını yansıtan en güçlü mecra olan edebiyat modernleşme serüveninde yaşanan derin kaygıları “Züppe” tipi üzerinden dışa vurmuştur. Ahmet Mithat Efendi tarafından kaleme alınan Felatun Bey ile Rakım Efendi romanı bu toplumsal yarılmanın ve zihinsel çatışmanın en berrak fotoğrafını çekmektedir. Eser bir tarafıyla idealize edilen Batılılaşma modelini sunarken diğer tarafıyla “Zihinsel Teslimiyet”in trajik sonuçlarını gözler önüne serer.16, 17, 18

Felatun Bey: Yanlış Batılılaşmanın Karikatürü

Romandaki Felatun Bey karakteri aslında zihinsel teslimiyetin patolojik bir örneği olarak kurgulanmıştır. O Batılılaşmayı bilimsel bir yöntem veya çalışma etiği olarak değil sadece tüketim ile dış görünüş ve lüks yaşam üzerinden algılar. Felatun Bey karakterinin belirgin özellikleri toplumdaki köksüzleşmenin işaretlerini taşır:

  • Yarım yamalak bir Fransızca ile konuşarak üstünlük kurmaya çalışır.
  • Babasından kalan mirası Beyoğlu’nun eğlence hayatında hızla tüketir.
  • Batılı gibi görünmeyi rasyonel bir şekilde Batılı gibi düşünmekten çok daha üstün tutar.
  • Kendi yerli değerlerini alaturka diyerek aşağılamayı bir modernlik belirtisi sayar.

Rakım Efendi: İdeal Sentez ve Oksidentalizm

Buna karşılık Rakım Efendi karakteri yazarın ve dönemin muhafazakar modernleşmecilerinin hayal ettiği ideal insan tipini temsil eder. Rakım Efendi Batı’nın tekniğini alırken kendi ruhunu koruyan bir denge kurmayı başarmıştır. Onun karakter yapısı şu temel sütunlar üzerine oturur:

  • Çalışkandır ve geçimini kendi emeğiyle sağlar.
  • Fransızca bilir ve Batı dünyasındaki bilimsel gelişmeleri yakından takip eder.
  • Ev hayatında ve aile ilişkilerinde tam bir Osmanlı gibi yaşamaya devam eder.
  • Batı medeniyetinin sadece tekniğini almış ama ahlaki yozlaşma olarak gördüğü yanlarından uzak durmuştur.

Bu iki karakter arasındaki uçurum aslında Türk modernleşmesinin temel arzusunu ve en büyük korkusunu simgelemektedir. Toplum Rakım Efendi olmak isterken Felatun Bey gibi bir karikatüre dönüşmekten endişe etmiştir. Yani: “Rakım olmak isterken Felatun’a dönüşmek“. Edebiyat dünyamızda sıkça işlenen bu tema halkın gözünde Batılılaşmanın sıklıkla  “züppeleşme” ve “ahlaki yozlaşma” ile bir tutulduğunu kanıtlayan en güçlü veridir. Zihinsel teslimiyet böylece halk nezdinde bir köksüzleşme semptomu olarak kodlanmıştır.19

1.6 Tarihsel Boyut: Hafıza Savaşı

Niyazi Berkes ve Laik Teleoloji

Modernleşme serüvenimizi nasıl bir süzgeçten geçirdiğimiz hangi “Zihniyet” dünyasında konumlandığımızla doğrudan bağlantılıdır. Niyazi Berkes meşhur eseri olan Türkiye’de Çağdaşlaşma içinde bu süreci geri döndürülemez bir ilerleme (tekâmül) rotası olarak tanımlar. Ona göre eski Osmanlı düzeni ve onun teokratik yapısı artık ömrünü çoktan tamamlamıştı. Toplumun yeniden canlanması ancak laikleşme ile yani bu eski kabuğun kırılmasıyla mümkündü. Berkes yaşananları bir “Zihinsel Teslimiyet” olarak görmeyi reddeder ve bunu “çağdaş uygarlığa katılım” hamlesi olarak selamlar. Bu bakış açısına göre Cumhuriyet reformları Osmanlı Devleti’nin son iki asırlık tarihsel akışının doğal ve kaçınılmaz bir meyvesidir.7

Cemil Meriç ve Kütüphanenin Yağmalanması

Cemil Meriç ise tam tersi bir istikamette durarak tüm bu süreci trajik bir “kendine yabancılaşma” vakası olarak nitelendirir. Batılılaşma fikrini Türkiye’nin sırtına zorla geçirilen bir “Hazır Elbise” olarak görür ve bu kalıbın Türk insanının bedenine asla uymadığını savunur.3 Harf İnkılabı sonrasında yaşananları “kütüphanelerin tuğla tuğla sökülmesi” ve milletin hafızasının tamamen sıfırlanması olarak tasvir eder. Ona göre Türk aydını artık Batı dünyasının “gönüllü acentesi” haline gelmiştir. 

Aydının kendi kültürüne oryantalistlerin gözüyle bakmaya başladığını ve kendi köklerini bile yabancı kaynaklardan keşfetmeye çalışmasını sertçe eleştirir. İşte bu derin kriz Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından “Bütün ve Parça” krizi olarak adlandırılan o meşhur kimlik yarılmasını tetiklemiştir. Sonuçta ortaya ne tam Doğulu ne de tam Batılı olabilen ve “iki cami arasında binamaz” kalarak zaman algısı paramparça olmuş bir insan tipi çıkmıştır.20, 21

 1.7 Güncel Boyut: Neo-Tanzimat Olarak Brüksel Etkisi

Brüksel Etkisi ve Gönüllü Uyum

Bu inceleme sadece tozlu tarih sayfalarını karıştırmakla yetinmeyip günümüzün siyasi ve hukuki manzarasını anlamamıza da büyük bir imkan sunmaktadır. 19. yüzyılda Paris ve Londra şehirlerinin oynadığı norm belirleyici ve kural koyucu rolü 21. yüzyılda artık Brüksel yani Avrupa Birliği üstlenmiş durumdadır. Anu Bradford tarafından geliştirilen “Brüksel Etkisi” (The Brussels Effect) teorisi Avrupa Birliği mekanizmasının devasa pazar gücünü bir kaldıraç olarak kullanarak küresel ölçekteki standartları nasıl tek başına belirlediğini çarpıcı bir biçimde anlatır. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yürüttüğü üyelik ve uyum süreci aslında modern bir Tanzimat Fermanı işlevi görmektedir.22, 23

Türkiye’nin AB üyelik süreci, modern bir Tanzimat Fermanı işlevi görmüştür. Türkiye:

  • Veri Güvenliği (KVKK – GDPR uyumu),
  • Çevre Standartları (İklim Politikaları),
  • Gıda Güvenliği,

gibi alanlarda, kendi iç dinamiklerinden ziyade, AB pazarına erişim ve siyasi meşruiyet için Brüksel normlarını “iktibas” etmektedir.24 Bu durum sadece ticari bir gereklilik değildir aksine devletin egemenlik alanlarını da doğrudan kapsamaktadır. 

Dijital teslimiyet olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte sosyal medya düzenlemeleri (DSA) ve nefret söylemi yasaları gibi içerik yönetimi politikaları Türkiye’nin kendi sosyolojik gerçekliği yerine evrensel olarak sunduğu ama aslında Batı merkezli olan doğrularına göre şekillendirilmektedir.25, 26 Tıpkı 1926’da İsviçre Medeni Kanunu kabul edilirken yaşandığı gibi bugün de çağdaş dünyadan kopmamak adına kural üretme yetkisi gönüllü bir biçimde dış odaklara devredilmektedir. Nihayetinde ekonomik ve siyasi olarak dışlanma korkusuyla beslenen o eski “Mağlubiyet Psikolojisi” modern dünyada regülasyon ithalatı (ekonomik ve siyasi dışlanma korkusu) ve “Zihinsel Teslimiyet” (regülasyon ithalatı) olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir.

Sonuç: Bitmeyen Sentez Arayışı

Bu raporun ortaya koyduğu “Tarihsel Arkeoloji” çalışması Türk modernleşmesinin düz bir ilerleme çizgisi değil aksine travmalarla dolu katmanlı bir yapı olduğunu kanıtlamaktadır. Hayatta kalma içgüdüsüyle başlayan teknik Batılılaşma hamlesi zamanla zihniyeti de beraberinde getirerek zihinsel teslimiyete kapı aralamıştır “Mağlubiyet Psikolojisi”. Askeriyedeki Prusya disiplini ile siyasetteki Fransız pozitivizmi ve hukuktaki İsviçre normları üst üste binerek bugünkü Türk devlet aklını ve toplumsal dokusunu inşa etmiştir. Felatun Bey karakterinin yüzeyselliği ile Rakım Efendi karakterinin sentez arayışı arasındaki gerilim Türkiye’nin ruhunda hala canlılığını korumaktadır. 
Bu süreç bir teslimiyet olduğu kadar aynı zamanda paradoksal bir direniş biçimidir çünkü Türkler devletlerini kurtarmak adına kendi geleneklerinden vazgeçmeyi bile göze almışlardır. Bu büyük tarihsel oyunun kazananı mı yoksa kaybedeni mi olunduğu ise hala devam eden devasa bir tartışma konusudur.

🚀 Teoriyi pratiğe dökmek ister misiniz?

Teori iyidir, ancak etki eylemle oluşur. Şirketlere ve yöneticilere, bu yöntemleri akademik yük olmadan, pratik bir şekilde uygulamaları konusunda destek oluyorum.