Türk aydınlarının Batı dünyasıyla kurduğu temas zaman içerisinde akılcı bir çözümlemeden koparak platonik bir aşka hatta köklü bir zihinsel ütopyaya evrildi. Bu durumun en belirgin yansıması Batı toplumları kendi içindeki ekonomik durgunluk teknolojik yorgunluk ve sosyal çözülme gibi sancılı krizleri tartışırken yaşanıyor. Türk aydını hala on dokuzuncu yüzyıldan kalma kusursuz bir nizam hayalini içinde yaşatmaya devam ediyor. Yıllarca büyük bir hırsla peşinden koştuğumuz ve uğruna öz değerlerimizi gözden çıkardığımız bu Batı rüyasının aslında çoktan kabusa dönmüş bir yanılsama olup olmadığını sorgulamanın vakti geldi.

Bu makalenin doğuş çıkış noktası bizzat yaşadığım trajikomik fakat bir o kadar da ufuk açıcı bir olaya dayanıyor. Almanyada büyüyen ve Avrupa kıtasının teknolojik ile sosyal yapısını içeriden gözlemleme fırsatı bulan bir araştırmacı kimliğimle yapay zeka alanındaki adımları takip etmek üzere Türkiye’deki bir sertifika programına dahil oldum. Temel beklentim Türkiye topraklarındaki o dinamik yapıyı ve pratik zeka örneklerini yerinde görmekti. Fakat karşılaştığım manzara Türk akademisyenlerinin zihinsel haritalarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyan ibretlik bir ayna niteliği taşıyordu.

Program sırasında doçent unvanlı bir hanımefendi Avrupa Birliği tarafından kabul edilen yapay zeka yasasını anlatırken Avrupa kıtasını adeta bir hukuk ve nizam cenneti olarak göklere çıkarıyordu. Ona göre bu yeni düzenleme medeniyetin insan haklarının ve işlemesi imkansız görünen kusursuz bir sistemin zirvesini temsil ediyordu. O kürsüden Avrupa’nın düzenine dair övgü dolu cümleler kurarken Almanya’da yaşayan bir fert olarak benim zihnimde bambaşka sahneler canlanıyordu. Halen devlet dairelerinde vazgeçilemeyen faks makineleri ile Alman demiryollarının kronik hale gelen rötarları ve yenilikçi girişimleri boğan hantal bürokrasi aklıma geliyordu. Hatta Avrupa Komisyonu dahi kendi raporlarında kıtadaki inovasyon açığını açıkça itiraf etmek zorunda kalmıştı.

İşte bu manzara Türk aydınının içindeki o derin yarayı tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Avrupa’nın sadece dış kaplamasına yani süslü etik kurallarına ve kağıt üzerindeki yasalarına vurulmuş durumdalar. Türk akademisyenleri için bir medeniyet anıtı olarak görülen bu yasa aslında Avrupa’nın teknoloji sektörü için Amerika Birleşik Devletleri ve Çin karşısındaki rekabet gücünü bitiren bir bürokratik intihar girişimi olarak burada algılanıyor. Almanya’nın yeniden Avrupa’nın hasta adamı olarak anılmaya başlandığı ve dijitalleşme konusunda gelişmekte olan ülkelerin bile arkasında kaldığı bir dönemi yaşıyoruz. Hal böyleyken Türk aydınının sergilediği bu romantik tutum sadece bilgi yetersizliği ile açıklanamaz aksine bu durum ontolojik bir görme kusurudur.

Elinizdeki bu çalışma tam olarak bahsi geçen bakış açısını düzeltme amacını taşıyor. Bir tarafta Tanzimat devrinden beri kurtarıcı olarak zihnimize kazınan Batı imgesi varken diğer tarafta Almanya ve Fransa sokaklarındaki çıplak gerçeklik duruyor. Çalışmamız boyunca düzen olarak adlandırılan yapının aslında bir eylemsizlik olduğunu özgürlük sanılanın yalnızlığa işaret ettiğini ve standart olarak pazarlananın ise bir sömürü düzeni olabileceğini verilerle anlatacağız. Türk milleti kafasındaki Batı ütopyası yerine Batı gerçeği ile yüzleşmeyi başardığında aradığı liderlik vasfının dışarıda olmadığını anlayacaktır. 

Aranan o büyük potansiyel aslında kendi köklerinde ve öz varlığında saklı bekliyor!

🚀 Teoriyi pratiğe dökmek ister misiniz?

Teori iyidir, ancak etki eylemle oluşur. Şirketlere ve yöneticilere, bu yöntemleri akademik yük olmadan, pratik bir şekilde uygulamaları konusunda destek oluyorum.